Eğitim kurumlarında yaşanan silahlı saldırılar, Türkiye'de çocuk ve ergenlerde yükselen şiddet eğilimini tekrar tartışmaya açtı. Toplumun büyük bir kesiminde ve kamuoyu açıklamalarında şiddet içeren dizi, film ve dijital oyunlar ana suçlu ilan edilse de uzmanlar, bu durumun sistemsel ve yapısal sorunları perdelediğine dikkat çekiyor.
Şanlıurfa, Siverek ve Kahramanmaraş'ta üst üste yaşanan silahlı okul saldırıları, çocuk ve ergenlerde şiddet eğilimini gündeme getirdi. Toplumda "dizi, film ve oyunlar suçlu" algısı hâkim olsa da uzmanlar, bu görüşün sistemsel sorunları indirgediğini belirtiyor.
Peki, çocukların bu denli büyük şiddet eylemlerine yönelmesinin asıl nedeni ne?
Toplumdaki genel algı doğru mu?
Çocuk ve ergen psikoterapisi üzerine çalışan Uzman Psikolog Fulya Büyükbaşoğlu 24 Saat Gazetesi’nden Cemre Polat’a açıklamalarda bulundu.
Duygusal ihmal, yoğun öfke, dürtü kontrolünde zorlanma, dışlanmışlık hissi, empati gelişimindeki aksaklıklar, aile içi çatışma, maruz kalınan şiddet ve kimlik karmaşası gibi birçok etkenin bir araya geldiğini söyleyen Büyükbaşoğlu, biyolojik etmenlerin ve psikiyatrik rahatsızlıkların da öfke yönetimini zorlaştırarak şiddete zemin hazırlayabileceğini vurguladı.
Aidiyet hissi eksikliğinin ve geleceğe dair umutsuzluğun da bu tabloda belirleyici olduğunu aktaran Büyükbaşoğlu, ruhsal olarak görülmeyen ve değersiz hisseden çocuğun bazen öfkeyi bir ifade biçimi, bazen de gücü hissetmenin bir yolu olarak kullandığını söyledi.
“Şiddet içeren dizi, film ya da oyunlar tek başına belirleyici neden değildir”
Son dönemde çocuklar ve gençlerde şiddet eğiliminin artmasının altında yatan birincil psikolojik faktörler nelerdir?
Çocukların şiddet eylemlerine yönelmesinin birçok faktörle bağlantısı vardır. Bu nedenle bu şiddet söylemlerinin ve şiddet eylemlerinin tek bir nedenle açıklanması doğru değildir. Yaşanan şiddet olaylarında duygusal ihmal, yoğun öfke, agresyon ile ilgili dürtü kontrolünde zorlanma, dışlanmışlık hissi, empati gelişimindeki aksaklıklar, aile içi çatışma, maruz kalınan şiddet, ruhsal zorlanmalar ve bazen de kimlik karmaşası gibi birçok etken bir araya gelir.
Erken dönem yaşantılar, aile içi iletişim ve etkileşim, bağlanma nesneleriyle kurulan ilişkinin niteliği erken dönemde çocuğun ruhsal gelişimini olumlu ya da olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle çocuğun bakım verenleriyle kurduğu ilişkiler, okul yaşantısını, sosyal ilişkilerini ve öğretmenleriyle olan ilişkisinin nasıl olacağını da belirlemektedir. Bu bağlamda erken dönemde deneyimlenen olumsuz yaşantılar, çocukların yaşamlarında uzun süreli etki göstermektedir.
Şiddet içeren dizi, film ya da oyunlar ise tek başına belirleyici bir neden değildir; daha çok zaten öfke, yalnızlık, değersizlik ya da kontrol ihtiyacı yaşayan çocuklarda riski artırabilen bir zemin haline gelebilir. Bu faktörlerin etkisiyle çocukların sürekli oyun oynama davranışlarına, çevrimiçi yayınlara ve şiddet içeren davranışlara yöneldiğini klinik pratikte gözlemleyebiliyoruz. Ancak her çocuk aynı içeriğe maruz kaldığında şiddete yönelmez. Belirleyici olan, çocuğun psikolojik yapısı, aile ortamı, kurduğu ilişkiler, sınır deneyimi ve duygularını düzenleme kapasitesidir.
“Çocuklar giderek daha yalnız ve denetimsiz bir ortamda büyüyor”
Bugün bu olayların daha görünür ve sarsıcı hale gelmesinin nedeni yalnızca içeriklerin varlığı değil; çocukların giderek daha yalnız, daha denetimsiz, daha yoğun uyarana maruz ve duygusal olarak daha kırılgan bir ortamda büyümesidir. Ayrıca sosyal medya etkisiyle şiddetin görünürlüğü, taklit riski ve duyarsızlaşma da geçmişe göre daha güçlü bir rol oynamaktadır. Bu faktörlerle birlikte bazı biyolojik etmenler ve psikiyatrik rahatsızlıklar da öfke yönetiminin sağlanamamasına ve şiddet içeren davranışların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
“Ekonomik sorunlar gelecek kaygısını da beraberinde getirir”
Toplumdaki genel stres seviyesi, ekonomik zorluklar, aile içindeki huzursuzluk veya geleceğe dair umutsuzluk bu tabloda ne kadar belirleyici oluyor?
Yapılan araştırmalar, sosyoekonomik düzeyi düşük olan toplumlarda suç ve saldırganlık oranın arttığını göstermektedir. Ekonomik sorunlar aile içerisinde yalnızca maddi eksiklik yaşanmasından ziyade, kronik stres, belirsizlik, güvensizlik ve gelecek kaygısını da beraberinde getirir. Bu koşullar altında büyüyen çocuklar, duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında daha fazla aksaklık yaşayabilir ve kendilerini ifade edecek sağlıklı alanlara daha az erişebilir. Bu durum, çocuğun hissettiği öfkenin daha kolay birikmesine ve davranışsal olarak dışa vurulmasına zemin hazırlayabilir.
Uzun süreli stres ve psikolojik sorunlar yaşayan ebeveynler daha tahammülsüz, daha gergin, daha tepkisel ya da duygusal olarak daha ulaşılmaz hale gelebilir. Çocuk ise iç dünyasında gerginliği çok güçlü biçimde hisseder. Bu nedenle “evdeki gerginlik okulda şiddete dönüşebilir” demek abartılı olmaz; çünkü çocuk çoğu zaman regüle edemediği duygusunu en çok dış dünyada davranışa döker.
Aile içinde huzursuzluk, tutarsızlık, aidiyet eksikliği ve geleceğe dair umutsuzluk çocuğun hem güven duygusunu hem de kendilik algısını zedeler. Ruhsal olarak görülmeyen, anlaşılmayan ya da değersiz hisseden çocuk, bazen öfkeyi bir ifade biçimi, bazen de gücü hissetmenin bir yolu olarak kullanabilir. Şiddet, çoğu zaman yalnızca saldırganlık değil; aynı zamanda çözülememiş ve çatışma yaratan içsel duygunun dışavurumudur.
“Çocukların bu haberlere ve görüntülere maruziyeti sınırlandırılmalıdır”
Ailelerde ve çocuklarda okul ortamına karşı oluşan güvenlik kaygısı nasıl aşılabilir?
Bu konuda ailelere çok büyük bir sorumluluk düşmektedir. Çocukların en temel ihtiyaçlarından biri güven hissidir. Çocuklar en çok yetişkinlerin yanında güvende hissettiği için ailelerinin tutum ve davranışları bu konuda çok önemli olacaktır.
Anne ve babaların önce kendi kaygılarını düzenlemeye çalışması gerekmektedir. Çocuklar ebeveynlerinin duygusal olarak ne hissettiklerini oldukça iyi analiz ederler ve ailenin kaygılı ve panik tutumları çocuklarda anlamlandıramadıkları bir kaygı yaratır.
Çocukların bu tür haberlere ve görüntülere doğrudan maruz kalması mümkün olduğunca sınırlandırılmalıdır. Özellikle okul çağındaki çocuklar için bu görüntüler oldukça sarsıcı olabilir ve gerçeklik algılarını bozarak “her an her yerde olabilir” gibi genelleyici bir korku yaratabilir. Bu nedenle haber akışının çocukların erişemeyeceği şekilde düzenlenmesi, ekran maruziyetinin kontrol edilmesi ve özellikle tekrar eden görüntülerden uzak tutulmaları önemlidir.
“Çocuk, yanında sakin kalabilen yetişkinden güç alır”
Ailelerin kaygı duyması çok anlaşılır; ancak burada en önemli nokta, kaygının çocuğa olduğu haliyle aktarılmamasıdır. Çocuk, ebeveynin söylediğinden çok, ebeveynin duygusal tonunu alır. Bu nedenle anne babaların önce kendi kaygılarını düzenlemeye çalışması gerekir. Çocuğa “çok korkunç şeyler oluyor, dikkat et, sakın şunu yapma” gibi yoğun uyarılar vermek yerine, “Okulunla ilgili güvenlik önlemleri var, biz de senin güvende olman için gerekenleri takip ediyoruz” gibi sakinleştirici ve güven veren bir dil kullanmak daha sağlıklıdır. Çocuğun sorularına yaşına uygun, kısa ve dürüst cevaplar verilmeli; belirsizlik büyütülmemelidir. Rutinlerin korunması, vedalaşma anlarının panik değil güven duygusu içermesi ve okul ile iş birliği içinde olunması da çok önemlidir. Çocuk en çok, yanında sakin kalabilen bir yetişkinden güç alır.
“Aile ve öğretmenlerin çocukla güven dili kurması gerekiyor”
Bu süreçte çocukların kendilerini yeniden güvende hissetmeleri için aileler ve öğretmenler nasıl bir dil kullanmalı?
Okulda yaşanan şiddet olayları maalesef travmatik olaylardır. Travma, bireyin baş etme kapasitesini aşan ve yoğun korku ile tehdit algısı yaratan yaşantılardır. Çocuklar için travma yalnızca olayı doğrudan yaşamakla sınırlı değildir; tanık olmak ya da bu tür görüntülere tekrar tekrar maruz kalmak da dolaylı travma etkisi yaratabilir. Bu tür olayların ardından özellikle ilk gün ve haftalarda akut stres tepkileri görülebilir. Bu süreçte çocuklarda korku, kabuslar, yalnız kalmak istememe, okula gitmekte zorlanma, irkilme, öfke artışı ya da içine kapanma gibi belirtiler ortaya çıkabilir.
Ailelerin ve öğretmenlerin burada kullanacağı dil belirleyicidir. “Korkmana gerek yok” demek yerine, “Böyle hissetmen çok anlaşılır, şu an güvendesin ve yanındayız”, “Biz de çok üzüldük, üzülmeni çok iyi anlıyorum, seninle aynı duyguları hissediyorum” gibi hem duyguyu kabul eden hem de güven veren bir yaklaşım benimsenmelidir. Güven duygusu, sakin ve tutarlı yetişkin varlığı, devam eden rutinler ve duygusal temasla yeniden inşa edilir.
“Çocukta yoğun öfke, canlılara karşı zorbalık, tehdit davranışı varsa dikkat edilmeli”
Bir çocuğun şiddete eğilimli olduğunu önceden anlamak mümkün mü? Okullardaki rehberlik servisleri ve aileler, bir “kriz” yaşanmadan önce hangi sinyallere dikkat etmeli?
Her çocuğun riskli davranışını kesin olarak önceden tahmin etmek mümkün değildir; ancak klinik anlamda bazı önemli belirtiler vardır. Yoğun öfke patlamaları, hayvanlara ya da akranlara fiziksel olarak zarar verme; akranlarına sözel, duygusal, fiziksel zorbalık davranışlarında bulunma; empati eksikliği, sürekli zarar verme söylemleri, silah ya da şiddet temalarına aşırı ilgi; tehditkâr ifadeler, kuralları sürekli ihlal etme, belirgin sosyal geri çekilme, dışlanma sonrası artan öfke, kendine zarar verme davranışları, ciddi davranış değişiklikleri ve “kimse beni anlamıyor”, “bir gün hepsi görecek” gibi söylemler dikkatle ele alınmalıdır.
“‘Ergenliktir, geçer’ diye düşünmeyin”
Burada en önemli hata, bu sinyalleri “ergenliktir geçer” diye küçümsemektir. Rehberlik servisleri, öğretmenler ve aileler arasında güçlü bir iletişim ağı kurulmalı; çocuk yalnızca disiplin açısından değil, duygusal ihtiyaçları açısından da değerlendirilmelidir. Krizler çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; öncesinde duyulmayan, görülmeyen ya da ciddiye alınmayan birçok sinyal verir. Önleyici yaklaşımın temelinde de tam olarak bu vardır: davranışın arkasındaki çağrıyı erkenden fark etmek önem taşımaktadır. Bu davranışların aile ve öğretmenler tarafından gözlemlenmesi ve bu bağlamda profesyonel destek alınması gerekmektedir.
“Psikolojik destek almak kritik öneme sahip”
Aile ve öğretmenler tarafından gözlemlenen olumsuz davranışlar, psikiyatrik tedavi veya psikoterapi sürecini gerektirebilir. Bu noktada psikolojik destek almak, süreci erken dönemde anlamak ve yönlendirmek açısından kritik öneme sahiptir. Ancak ne yazık ki birçok aile psikoloğa gitmenin “etiketleneceği”, çocuğun siciline işleyeceği ya da psikiyatrik destek almanın doğrudan ilaç kullanımı anlamına geleceği gibi kaygılar nedeniyle süreci erteleyebilmektedir. Aynı zamanda ilaç kullanımının çocuğu sersemleştirebileceği ve çocuğu fiziksel olarak etkileyebileceğini dair kaygı duyarak ilaç tedavisini reddetmektedir. Oysa psikolojik destek, çoğu zaman önleyici ve koruyucu bir adımdır; her başvuru ilaç tedavisi gerektirmez ve bu süreçler çocuğun geleceğini olumsuz etkileyecek bir “kayıt” oluşturmaz. Tam tersine, erken dönemde alınan destek, olası risklerin büyümesini engeller ve çocuğun sağlıklı gelişimini korur.
"Şiddeti normalleştirmeyen bir toplum inşa etmek hepimizin görevi"
Unutulmamalıdır ki krizler çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; öncesinde görülmeyen ya da ciddiye alınmayan birçok sinyal verir. Bu nedenle en güçlü koruyucu adım, bu sinyalleri fark edip zamanında destek almaktan geçer.
Yüzde 100 Sağlık Web Sitesinin Notu:
"Bu makalede sunulan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini alamaz. Sağlık durumunuzla ilgili her türlü sorunuz için her zaman yetkili bir sağlık uzmanına veya doktorunuza danışın."
