Yüzde 100 Sağlık Gazetesi - Yazarlar - Kanallarımız - Yaşamdan - Reklam - İletişim

Ana Sayfa Blog

Yaz İshalleri Tatilinizi Mahvetmesin!

0

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Aslı Aslan, sıcakların arttığı yaz günlerinde çocuklu aileleri yaz ishalleri konusunda uyardı. Aslan, çocukların nasıl beslenmeleri gerektiği konusunda tavsiyeler verdi.

Artan sıcaklarla birlikte çocuklarda sıvı kaybının başladığını belirten Aslan, “Yüzey alanları çocukların erişkinlere göre daha büyük. Özellikle baş ve vücut oranları büyük olduğu için daha fazla güneş maruziyeti ve sıvı kayıpları oluyor. Dolayısıyla çocukların beslenmesinde ilk olarak sıvı kaybını engellememiz gerekiyor. Bu yüzden çocukların yeterince su içmelerinin destelenmesi önem arz ediyor. 1 yaşına kadar anne sütü alan bir çocuğa çok fazla su desteğine gerek görülmüyor. Çünkü anne sütünün yüzde 70’i sudan oluşuyor. Eğer çok sıcak bir ortamda yaşanıyorsa, çocuklara bir iki yudum kaynatılmış ve ılıtılmış su da verilebilir. 1 yaştan sonra ise su tüketim miktarını arttırmak gerekiyor. 1 yaştan sonra 500ml-1000ml gibi düzeylere çıkmak gerekiyor ve 5 yaşın üzerinden sonra da 1500-2000 ml sıvı alımını sağlamak gerekiyor. Ev yapımı limonata, ayran gibi içecekler de verilebilir.” dedi.

Bu Belirtiler Varsa Doktora Başvurulmalı

Yavaş yavaş normalleşme dönemine girildiği bu günlerde dışarda yenilen yemeklerin hijyenine ve hangi malzemeden yapıldığına dikkat edilmesi gerektiğini belirten Aslan, “Özellikle aileler otel mutfaklarında sunulan açık büfelerin içeriklerine baksınlar. Örneğin;mayonezli gıdaların bekletildiğinde mikroorganizmalar ürettiğini biliyoruz. Onun dışında açık büfelerde sergilenen meyvelerin yıkanmama ihtimaline ya da neyle yıkandıklarına dikkat etmeleri gerekiyor. Dışarıda ısıya maruz kalmış, saklama koşullarına uyulmamış gıdalar, çocukların bağırsaklarında ciddi bakteriyel enfeksiyonlara yol açabiliyor. Bu da yaz ishallerine sebep oluyor.” dedi.

Basit ishaller de özellikle ilk etapta çocuğun sıvı alımının artırılmasını istediklerini belirten Aslan, “Su, ayran, limonata gibi bir içecekler ile sıvı alımını artırmak gerekiyor. Tuz kaybı olduğu için biraz daha tuzu artırılmış bir ayran, pirinç lapasını içine biraz da tuz koymak gibi basit, evde uygulanabilir önlemlerle yaz ishallerini geçirmeye çalışıyoruz. Eğer çocuk ağızdan verdiğiniz sıvıyı alamıyorsa, kusarak çıkarıyorsa, giderek göz küreleri çökmeye ve ağzı kurumaya başlamışsa, ishali durdurulamayan hale gelmişse ve bu şikâyetlere ateş eklendiyse veya dışkısında kan, mukus ve şiddetli karın ağrısı varsa mutlaka doktora başvurmaları gerekiyor.” şeklinde konuştu.

Yaz Meyveleri Tüketin

Anne ve babaların beslenme konusunda rol model olduklarını söyleyen Aslan, “Çocuklarımızı asitli içeceklerden uzak tutmamız gerekiyor. Bu noktada ailelere büyük sorumluluk düşüyor. Onların da bu içecekleri tüketmemesi gerekiyor. Çünkü çocuklar her konuda olduğu gibi beslenme konusunda da aileleri örnek alıyor. Aileler yaz döneminde sağlıklı olarak çocuklarına sütten yapılmış dondurma verebilirler. Burada dikkat etmeleri gereken konu aşırıya kaçınılmaması. Çünkü 3 top dondurmanın yaklaşık kalorisi 200 kalori, bu da paketlilerde bazen 600 ‘e kadar çıkıyor. Bir çocuğun günlük kalori ihtiyacı 1200 kcal. Bunun yanında çocuklar için yaz meyvelerini önerebilirim.” diye konuştu.

Cilt Kanserine Sebep Olan 12 Risk Faktörüne Dikkat !..

0

Deri, vücudun en büyük organı olup kişileri dış etmenlere karşı koruyor. Deri hücrelerinin kontrolsüz çoğalması ise deri kanserlerine sebep oluyor. Deri kanserleri en sık görülen kanser türleri arasında yer alıyor.

Deri kanseri, birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkıyor. UV ışınlarına en çok maruz kalan yüz, boyun ve el gibi bölgelerde daha çok görülürken, vücudun hiç güneş almayan bölgelerinde de ortaya çıkabiliyor. Deri kanserleri çok farklı renk ve şekillerde oluşabilirken, kendi kendine düzenli vücut ve ben muayenesi yapılarak ve doktor kontrolleri ile değişikliklerin gözlemlenmesi büyük önem taşıyor.

Uz. Dr. Hatice Duman, cilt sağlığı için dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Deri kanserlerinin başlıca bazal hücreli, yassı hücreli kanser ve melonam olmak üzere 3 temel tipi vardır. Bazal hücreli ve skuamöz (yassı) hücreli kanser deriyi oluşturan hücrelerden gelişirken, melanom deriye renk veren hücrelerden meydana gelir. Bunların dışında çok daha az görülen derinin yapısında bulunan kıl kökleri, yağ bezleri gibi farklı hücrelerden kaynaklanan deri kanseri türleri de vardır. Deri kanserleri çok farklı renk ve şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Kişinin kendi kendine düzenli vücut ve ben muayenesi yapması hayati önem taşır. Vücutta olan değişiklik olup olmadığı daha sonra kontrol edebilmek için fotoğraf çekilerek saklanabilir. Düzenli dermatoloji muayenesine gitmek risk cilt kanserine yakalanma riskini önleyebilir.

Deri kanserleri için risk faktörleri aşağıdaki gibidir;

1. Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak
2. Çocukluk dönemindeki güneş yanıkları,
3. Açık tenli, kızıl saçlı, çilli ve renkli gözlü olmak
4. Sık sık solaryuma girmek
5. Ailede veya kişide cilt kanseri hikayesinin olması
6. Çok fazla sayıda bene sahip olmak
7. Uzun yıllar iyileşmeyen veya kötü iyileşmiş yaraya sahip olmak
8. Uzun süreli X ışını, arsenik ve kömür katranına maruz kalmak
9. İleri yaş
10. Organ nakli gibi sebeplerden dolayı bağışıklığın baskılanmış olduğu durumlar
11. Erkek cinsiyet
12. Bazı cilt hastalıkları

36 yaşından sonra yeni çıkan bir ben varsa…

Benlerde büyüme, şekil bozukluğu, renk değişikliği, kenar düzensizliği gelişirse, diğer benlerden farklı görünüyorsa, 36 yaşından sonra yeni çıkan bir ben olursa mutlaka bir dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Yine en az 1 aydan uzun süredir devam eden iyileşmeyen yaralarda, ciltte gelişen farklı kabarıklıklar ve yeni oluşan lekeler de ihmal edilmemelidir. Halk arasında bıçak değdiğinde yayılır inancı tamamen yanlıştır. Dermatoloğun çıkarılmasını veya örnek alınmasını önerdiği tüm lezyonların çıkarılmasından veya örnek alınmasından endişe edilmemelidir. Kişinin yaşı, ek hastalıkları, deri kanserinin çeşidi, tutulum bölgesi tedaviyi belirleyici faktörlerdir. Genellikle temel tedavi cerrahi olarak çıkarılması olsa da bazen radyoterapi, kemoterapi, kriyoterapi gibi farklı tedaviler de uygulanabilmektedir.

Güneş kremi kullanırken dikkat etmeniz gerekenler

Deri kanserlerinden korunmanın en önemli yolu güneş kremi kullanmaktır.
– Güneş kremi sadece yüze değil tüm güneş gören bölgelere uygulanmalıdır.
– SPF değeri en az 30 olan ürünleri tercih edilmelidir.
– Güneş kremi güneşe çıkmadan yarım saat önce sürülmeli ve 2-4 saatte bir yenilenmelidir.
– Yıkama veya terleme, denize girme durumlarında güneş kremi yenilenmelidir.
– Mümkün oldukça saat 10-15 arasında dışarıda olmamaya özen gösterilmelidir.
– Güneş altında şapka, şemsiye gibi fiziksel koruyucular ile de korunmaya özen gösterilmelidir.

Covid-19 Enfeksiyonunu Ağır Şekilde Geçiren Hastalarla İlgili Sıklıkla Duyduğumuz Kavramlardan Entübe Nedir?

0

İşte Entübe konusunda merak edilenler

Kendi başına nefes alamayan veya solunum yetersizliği yaşayan hastalarda ventilatör adı verilen cihaz (entübasyon cihazı) yardımıyla solunumun devamlılığı sağlanabilir. Aynı zamanda hava yolunun açık tutulması ile birlikte boğulmanın önüne geçilebilir ve bilinci yerinde olmayan hastalarda solunum işlevi gerçekleştirilebilir.

Covid-19 enfeksiyonunda özellikle de ciğerlerindeki tutulum oranı yüksek olan, nefes darlığı yaşayan hastalarda kandaki oksijen düzeyinde düşüklük söz konusu ile hastanın entübe edilmesi gerekebilir. Entübe hasta yatışı ventilasyon cihazına bağlı olduğu müddetçe yoğun bakım ünitelerinde devam eder. Hastanın sağlık durumuna göre entübasyonun sonlanmasının ardından da bir süre yoğun bakımda kalması gerekebilir.

Entübasyon, Covid-19 enfeksiyonunu ağır şekilde geçiren hastalarla ilgili son zamanlarda sıklıkla duyulan kavramlardan biridir. Entübasyon çeşitleri arasında nazogastrik entübasyon, fiberoptik entübasyon gibi türler yer alsa da yaygın olarak kullanılan entübasyon kavramı mekanik solunum amacıyla gerçekleştirilen endotrakeal entübasyondur. Buna karşın entübasyon yalnızca Covid-19 değil zatürre, KOAH, solunum yetmezliği gibi çeşitli durumlarda da yapılan bir uygulamadır.

Solunum, vücutta hücrelerin ihtiyaç duyduğu oksijenin karşılanması ve yaşamın devam ettirilmesi için sürekli olarak devam eder. Hastanın, solunumu kendisi gerçekleştiremediği yukarıda belirtilen durumların yanı sıra anestezi altında gerçekleştirilen ameliyatlarda veya solunumu etkileyen yaralanmalarda da solunumun devam etmesi için hasta entübe edilir.

Entübasyon, bir hastanın boğazına esnek yapılı plastik bir tüpün yerleştirilmesi ile gerçekleştirilir. Bu tüpler halk arasında entübasyon aleti veya entübe aleti gibi farklı isimlerle de bilinir. Tüp, ağız veya burun yolu ile tıpta trakea olarak adlandırılan soluk borusuna uzanır. Tüp yerleştirilirken ses telleri gibi zarar görmesi muhtemel hassas dokuların görülebilmesi için laringoskop adlı cihaz kullanılır. Bu sayede işlem sırasında solunum yolu net bir şekilde görülebilir. Ardından tüp tipik olarak bir ventilasyon cihazına bağlanır ve hasta entübe edilmiş olur. Kişi nefes almakta güçlük çekmeyecek kadar iyileştiğinde entübasyon sonlandırılır ve tüp çıkarılır.

Bu uygulama dünya genelinde anestezinin kullanıldığı tüm ameliyathanelerde ve acil servislerde rutin olarak yapılan bir işlemdir. Entübasyonun hangi koşullar altında yapıldığı risk oranını önemli ölçüde etkiler. Acil servis koşullarında hızlı şekilde gerçekleştirilen entübasyonlarda gerekli hassasiyetin sağlanamaması ve hastanın durumunun stabil olmaması gibi nedenlerle komplikasyon riski söz konusu olabilir. Olası komplikasyonlar arasında ise şunlar yer alır:

· Ses tellerinin zarar görmesi

· Kanama ve enfeksiyon gelişmesi

· Boğazda veya soluk borusunda yara oluşumu

· Diş ve diş etlerinin zarar görmesi

· Ödem ve sıvı birikimi

· Göğüs boşluğunda doku yırtılması

Tüm bu kompikasyonların gelişme olasılığı, obezite hastalarına uygulanan entübasyonlarda önemli ölçüde yükselir. Bununla birlikte boğaz ağrısı, yutkunma ve konuşma güçlüğü, sinüzit ve zatürre gibi komplikasyon riskleri tüm entübasyon işlemleri için değişen oranlarda söz konusudur.

Entübe ve Yoğun Bakım Arasındaki Fark Nedir?

Covid-19 pandemisinin başlangıcından bu yana yeni pozitif vaka sayıları, ağır vaka sayısı, yoğun bakım ve entübe hasta sayıları gibi veriler günlük olarak paylaşılmaktadır. Bununla birlikte normalde sağlık personelleri haricinde çok fazla kişi tarafından bilinmeyen entübe hasta, yoğun bakım hastası gibi kavramlar günlük yaşamda sıklıkla kullanılmaya başlamıştır. Özellikle koronavirüs özelinde birbiri ile sıklıkla karıştırılan entübe ve yoğun bakım farkı tam olarak bilinmemektedir.

Entübe, yani halk arasında entübe cihazı olarak da bilinen ventilasyon cihazına bağlı hastalar genellikle yoğun bakım koşullarında takip edilir. Fakat her yoğun bakım hastası entübe hasta değildir. Solunum işlevini kendi başına yeterli olarak yerine getirebilen hastalarda entübasyon gerekmez. Fakat entübe olmamasına karşın hasta, hastalığına ilişkin herhangi bir risk durumu nedeniyle yoğun bakımda takip edilebilir.

Entübe hastaların yatış şekli, hekimler tarafından hastanın durumuna göre belirlenebilir ve zaman zaman değiştirilebilir. Bazı hastalar entübasyon süresince yüz üstü yatırılır. Bazı hastalarda ise klasik sırt üstü yatış pozisyonu tercih edilebilir.

Entübe Kaç Gün Sürer?

Covid-19’da ve solunumu etkileyen diğer birçok hastalıkta, hastalığın ağır geçirilmesi halinde kişinin belirli bir süre entübasyon yolu ile mekanik ventilasyon alması gerekebilir. Genel olarak enfeksiyon hastalıklarında öncelikle ilaç tedavileri ve diğer tedavi seçenekleri denendikten sonra halen sonuç alınamadığında entübasyona başvurulur.

Dolayısıyla Covid-19 hastalarında hastayı entübe etmek antiviral ilaçlar, antikoagülan (kan sulandırıcı) ilaçlar, tamamlayıcı oksijen tedavisi gibi birçok tedavi yönteminin yeterli sonucu vermemiş olduğu durumlarda uygulanan bir prosedürdür. Entübasyonun kaç gün süreceği tamamen hastanın durumuna bağlıdır. Bazı hastalarda entübasyon yalnızca birkaç gün gerekli olurken bazı ağır hastalarda entübasyonun haftalarca devam etmesi gerekebilir. Hastanın entübe olarak kaldığı süreç ne kadar uzarsa komplikasyon gelişme olasılığı da o oranda artar.

Uzun süre entübasyon altında kalan hastalarda hava yollarında daralma ve akciğerlerin solunum desteğine bağımlı hale gelmesi gibi riskler gelişir. Bu nedenle birkaç hafta içerisinde iyileşmeyen hastalarda trakeostomi gibi farklı yöntemlere başvurulması gerekebilir. Trakeostomide doğrudan soluk borusuna açılan bir yol yardımıyla solunumun gerçekleştirilmesi mümkün hale gelir.

Uzun süre entübasyon altında kalan hastalarda özellikle de tükrük aspirasyonu gibi nedenlerle gelişebilecek enfeksiyonların önemli ölçüde azaltılabileceği düşünülmektedir. Bu durum hastanın yoğun bakımda kalış süresini belirgin bir şekilde etkilememesine karşın komplikasyon riskinin azaltılmasında oldukça etkilidir.

Entübe Olan Hasta İyileşir mi?

Bilimsel istatistiklere bakıldığında entübe edilen Covid-19 hastalarının yaklaşık olarak dörtte üçlük bölümünün hayatta kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla entübe edilen hasta için hayatta kalma olasılığının halen yüksek olduğu söylenebilir. Entübe edilen hasta için ölüm oranının entübe olmayan hastalara göre artmasında etkili olan durum aslında solunum cihazına bağlanan hastanın ağır hasta olmasıdır. Entübasyon süresince hastanın takip ve tedavi süreci oldukça önemlidir. Yoğun bakım entübe hastaların takibi için en uygun ortamdır. İyileşmeye başlayan hastalarda ventilasyon desteğinin kesilmesinin ardından hastanın genellikle bir süre daha oksijen desteği alması gerekir.

Entübasyon noktasına gelen hastalarda virüsün veya hastalık etkeninin yol açtığı diğer komplikasyonların iyileştirilmesi, hastanın hayatta kalma olasılığının artmasında en önemli faktördür. Ventilasyon cihazına bağlı kalınan süre uzadıkça hastada ölüm oranı ve ciddi komplikasyon gelişme olasılığı artar. Fakat hastalığı tedavi edilen ve uygun zamanda entübasyonu sonlandırılan hastalarda, entübasyona bağlı komplikasyonların tamamen geri döndürülebilmesi genellikle mümkündür. Hastaların cihazdan ayrılmalarının ve hatta taburcu edilmelerinin ardından bile bir süre daha oksijen desteği alması gerekir. Bu süreç içerisinde hekimi tarafından verilen önerilere hassasiyet gösteren hastalarda kalıcı hasar kalma olasılığı oldukça düşer.

Ameliyatlarda uygulanan genel anestezi sırasında entübe edilen hastalar ameliyatın bitiminden sonra ekstübe edilir. Entübe edilen hastanın uyandırılması sonrasında hem entübasyona hem de anesteziye bağlı olarak da bazı yan etkiler görülebilir. Mide bulantısı ve kusma gibi yan etkiler anestezi nedeniyle sıklıkla görülür. Boğaz ağrısı, ağız ve boğazda yara oluşumu ise entübe işlemi sonrasında yaygın olarak görülen durumlar arasındadır. Yetişkinlerin yanı sıra bebeklerde de çeşitli durumlarda entübasyon gerekli olabilir.

Özellikle erken doğum nedeniyle prematüre olarak dünyaya gelen bebeklerde doğumun hemen ardından entübasyon gerekebilir. Ayrıca çeşitli sağlık sorunları nedeniyle de bebeklerde entübe durumu gerekli olabilir. Entübe bebek bakımı genellikle hastane koşullarında bu alanda uzman hekimler, hemşireler ve diğer sağlık personeli tarafından gerçekleştirilir. Entübasyonun sonlandırılmasının ardından solunum yollarının sağlığı açısından yetişkinlerden farklı ve daha uzun süreç gerektiren uygulamalara başvurulması gerekebilir.

Tüm bu uygulamalar süresince her hastanın sağlık durumu kendine özgü olacağından süreç ve uygulamalar hastadan hastaya farklılık gösterebilir. Bu nedenle entübe hasta yakınlarının yalnızca hekimlerinin önerileri doğrultusunda hareket etmelerinde fayda vardır. Evde takip edilen Covid-19 hastalarında hastalığın ağır seyretmesi ve nefes darlığının gelişmesi halinde entübasyon gerekli olabilir. Dolayısıyla nefes darlığı gelişen Covid-19 hastaları derhal sağlık kuruluşlarının acil servislerine başvurmalıdır.

Anne Adayları,Hamilelikte Bu Besinlere Dikkat!..

0

Hamilelik sürecinde anne adayının sağlığına, günlük rutinine, özellikle de beslenmesine ekstra özen göstermesi gerekir.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Meral Sönmezer’in verdiği bilgiye göre; anne adayının tükettiği her şey karnındaki bebeğin sağlığına ve gelişimine etki ettiğinden hamilelik süreci boyunca yeterli ve dengeli beslenme oldukça önemli.

Anne adaylarının doğru bir beslenme programı oluşturmak adına neler tüketmeleri gerektiğini bilmeleri kadar neler tüketmemeleri gerektiğini de öğrenmeleri gerekiyor.

İşte hamilelikte tüketilmemesi gereken besinler…

Hamilelikte tüketilmemesi gereken besinlerin en başında az pişmiş yumurta geliyor. Doğru koşullarda saklanmamış ve beklemiş yumurtada salmonella adı verilen bir bakteri üreyebilir. Bu yumurtanın az pişmiş, rafadan veya kayısı kıvamında pişirilmiş olarak tüketilmesi çeşitli bağırsak enfeksiyonlarına ve gıda zehirlenmelerine yol açar. Bu da anne adayına ve bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle yumurtanın sarısının ve beyazının katı olana kadar pişirilmesi önerilir. Az pişmiş yumurtanın yanı sıra çiğ yumurta ile yapılan mayonez, krema veya dondurma gibi besinlerin de tüketilmemesi gerekir.

Çiğ veya az pişmiş et ürünleri parazit ve enfeksiyon kaynağı olabileceği için gebelik sürecinde uzak durulması gereken besinlerdir. Çünkü az pişmiş ya da çiğ haldeki etler, toksoplazma riski taşır. Toksoplazma hamile kadınlarda düşük riskine veya bebekte ciddi sağlık problemlerine neden olabilen bir hastalıktır. Bu nedenle et ve tavukları hiç pembelik kalmayana dek pişirmek bu parazitten kurtulmak için oldukça önemlidir.

Bunun yanı sıra salam, sosis, sucuk, pastırma gibi şarküteri ürünleri de içerisinde katkı maddeleri, bol miktarda tuz ve yağ bulundurduğundan, bu besinleri de tüketmemeniz önerilir. Omega-3 kaynağı olan balığın hamilelik döneminde dengeli bir şekilde tüketilmesi oldukça gerekliyken, midye, istiridye ve karides gibi kabuklu deniz ürünleri yüksek miktarda cıva değerine sahiptir. Yüksek cıva oranı, gelişmekte olan bebeğin beyin ve sinir sistemine zarar verebileceği ve gıda zehirlenmesi riski oluşturabileceğinden bu deniz ürünlerinden de mutlaka uzak durulması gerekmektedir. Bunun yanı sıra suşi de hamilelik döneminde kesinlikle tüketilmemelidir.

Hamilelik boyunca annenin ve bebeğin sağlığı için kalsiyum desteği sağlayan süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi oldukça gereklidir. Fakat bu süt ve süt ürünlerinin pastörize olduğundan emin olunmalıdır. Pastörize olmamış süt ve peynirin içinde bulunan bakteriler listeria enfeksiyonu riskine neden olur. Bu da gıda zehirlenmelerine, ciddi sağlık sorunlarına ya da düşük yapma riskine yol açabilir. Zararlı bakteriyel enfeksiyonlardan korunmak için pastörize süt tüketmeli, ayrıca tükettiğiniz peynir ve yoğurt gibi süt ürünlerinin de pastörize sütten yapıldığına emin olmalısınız.

Pasta, kek, kurabiye, bisküvi, şekerleme, şerbetli tatlılar, hamur işi, cips, fast food gibi şeker içeren hazır ve paketli gıdaları hamilelik boyunca tüketiminin sınırlandırılması gerekmektedir. İçerisinde yüksek miktarda şeker barındıran bu tarz besinler hızlı kilo alımına yol açabileceği gibi özellikle hamilelikte oluşabilen şeker hastalığına yani gebelik diyabetine neden olabilmektedir. Bunların yerine evde kendiniz hazırlayabileceğiniz sağlıklı alternatifler ve fındık, ceviz, badem, leblebi gibi sağlıklı atıştırmalıklar tüketebilirsiniz.

Hamilelik döneminde kafein alımını da sınırlandırmak gerekmektedir. Grip ilaçlarında, alerji ilaçlarında, ağrı kesicilerde ve bazı diyet ilaçlarında bulunan kafein güçlü bir etkiye sahiptir. Aşırı miktarda kafein tüketimi bebeğin gelişimini olumsuz etkiler. Bu nedenle kahve, çay, kola, çikolata gibi kafein içeren besinleri dozunda tüketmek önemlidir.

Bitki çaylarının da hamilelik döneminde kontrollü tüketilmesine dikkat edilmelidir. Bilinçsizce tüketilen bitki çayları, hamilelik döneminde büyük risklere neden olmaktadır. Adaçayı, fesleğen, ginseng, kekik, sinameki, maydanoz gibi bitki çayları rahim kasılmalarına neden olarak, düşük ve erken doğum riskini artırabilir ya da doğum anomalilerine yol açabilir. Bu nedenle bitki çaylarını tüketmeden önce doktorunuza mutlaka danışmalı ve doktor onayı ve tavsiyesi olmadan tüketmemelisiniz. Asitli içecekler ve hazır meyve suları da hamilelikte kaçınılması gereken içeceklerdendir. Bu dönemde taze sıkılmış, doğal meyve sularını tercih etmek çok daha sağlıklı olacaktır.

Türkiye’nin En Büyük Sağlık Sorunlarından Biri: Hipertansiyon !..

0

Tansiyon 12’nin üzerinde ise dikkat!

Türkiye’nin en büyük sağlık sorunlarından biri de hipertansiyon. Öyle ki Türkiye’deki erişkin nüfusun yüzde 31.2’si hipertansiyon hastalığıyla mücadele ediyor.

Peki hipertansiyon hastalarının dikkat etmesi gereken noktalar neler? Beyin Sağlığı ve Hasta Derneği ve Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Derya Uludüz hipertansiyon hastalarına önemli uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Derya Uludüz, hipertansiyon için hazırlanan yeni kılavuzda büyük tansiyonun 120 mmHg’nin altında olması gerektiğine dikkat çekerken, “Uzun süre hipertansiyon sorunu yaşayan ve daha sonra kan basıncı düşürülüp tedavi edilen kişilerin bile damar hastalıkları riski taşıdığını biliyoruz” dedi.

Milliyet’te yer alan habere göre; Türkiye’deki erişkin nüfusun yüzde 31.2’si hipertansiyon hastalığıyla boğuşurken, kadınlardaki oran yüzde 36, erkeklerde ise yüzde 30 civarında tahmin ediliyor.

Yaşı 70 ve üzeri olan her 3 kişiden 2’si hipertansif hale gelirken, hipertansiyonu olan hastaların ancak yüzde 55’i rahatsızlığından haberdar.

Yapılan son araştırmalar ise kan basıncı 120 mmHg altına düşürülen kişilerde ölüm riskinin yüzde 27, kalp ve damar hastalığı görülme riskinin yüzde 43, kalp yetmezliği riskinin yüzde 38 oranında azaldığını ortaya koyuyor.

Türkiye’nin en büyük sağlık sorunlarından biri kabul edilen hipertansiyonla mücadelede önemli çalışmalara öncülük eden Beyin Sağlığı ve Hasta Derneği ve Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Derya Uludüz, hipertansiyon için hazırlanan yeni kılavuzda büyük tansiyonun 120 mmHg’nin altında olması gerektiğine dikkat çekerken şunları söyledi:

“Uzun süre hipertansiyon sorunu yaşayan ve daha sonra kan basıncı düşürülüp tedavi edilen kişilerin bile damar hastalıkları riski taşıdığını biliyoruz. Yüksek kan basıncı değerleri kalp atışıyla atardamar sistemine uygulanan basıncı yansıtır.

Yüksek atardamar basıncı damar zarına, böbreklere, gözlere, beyine hasar verebilir. Kan basıncı 120-139 mmHg arasında olan kişilerin bile koroner kalp hastalığı ve inme riski var.

Son çalışmalar, kan basıncı 120 mmHg altına düşürülen kişilerin ölüm riskinin yüzde 27, kalpve damar hastalığı görülme riskinin yüzde 43, kalp yetmezliği riskinin 38 oranında azaldığını gösteriyor. Tansiyon düştükçe ölüm riski azalıyor.”

İşte tansiyonu düşürme yöntemleri

Bu uyarıları dikkate alın

Tansiyonu düşürmek için en önemli noktanın kişinin yaşam tarzı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Derya Uludüz şu uyarılarda bulundu:

“Kişinin kan basıncını düşürürken, ani baş dönmesi, bellek sorunları, sersemlik ve denge kaybı gibi yakınmaları dikkate almak gerekir.

Yaban mersini, kiraz, elma, soğan, yeşil çay gibi bitkisel polifenolleri içeren sağlıklı diyetler, beyinde kan dolaşımının korunmasına ve iyileştirilmesine yardımcı olur.

Sağlıklı bir erişkin beyni, dakikada kalpte pompalanan kanın yüzde 20’sini kullanır. Bu yoğun kan akışı, karmaşık bir organ olan beyne gerekli oksijen, glikoz ve diğer besin maddelerinin sağlanması için önemlidir. Vücuttaki diğer birçok organ, örneğin kaslar, oksijen olmadan birkaç dakika yaşayabilir ancak beyin, en ufak bir oksijen yetersizliğinde hasar görür. Beyinde bir bölgeye yeterli kan akışı sağlanamadığı anda, iskemik inme denilen durum gerçekleşir.”

Yeni tip korona virüs salgınına karşı üretilen aşılarla ilgili iddialar, kamuoyunda tartışmalara yol açıyor.

0

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan korona aşılarıyla ilgili çok net konuştu

Yeni tip korona virüs salgınına karşı üretilen aşılarla ilgili iddialar, kamuoyunda tartışmalara yol açıyor.

Bu iddiaların bilimsel dayanaktan uzak olduğunu bildiren Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, aşıların uzun süreli yan etkisinin olmasının mümkün olmadığını, çok küçük bir ihtimal dahi olsa bu durumda aşının insanlara uygulanamayacağını söyledi.

AA’da yer alan habere göre, Türkiye’nin Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında başlattığı aşılama süreci hızla devam ederken, aşılarla ilgili iddialar tartışmalara neden oluyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Covid-19 aşılarına ilişkin bazı iddiaların bilimsel dayanaktan uzak olduğunu bildirdi.

“Ölüme, Kansere veya Kısırlığa Yol Açabilecek Yan Etki Asla Kabul Edilemez”

İlaçlardaki yan etkilerin belli ölçüde kabul edilebilir olduğunu ancak aşılarda, ilaçlardan farklı bir yaklaşımın benimsendiğini belirten Ceyhan, “İlacı hastaya veriyorsunuz. Yani kişi zaten hasta ve o hastalıktan belli oranda zarar görecek. Dolayısıyla ilacın bazı zararlarını göze alıp, kişinin hastalığından daha az zararlıysa hastaya verebiliyorsunuz ancak aşıyı sağlıklı insanlara yapıyorsunuz. Hastalığı olmayan birini hasta edebilecek ufak bir yan etki ya da ölüme, kansere veya kısırlığa yol açabilecek bir yan etki aşılarda asla kabul edilemez. En küçük bir ihtimal dahi olsa bu aşının geliştirilip insanlara uygulanması mümkün değil.” diye konuştu.

“DNA’yı Değiştirme Şansı Yok”

mRNA aşılarının uzun süreli yan etkileri olabileceği ve “DNA’yı değiştirebileceği” yönünde bazı iddiaların gündeme geldiğini ancak bunun mümkün olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ceyhan, “Bu RNA çekirdeğin dışına çıkıyor. Sonra, şu anda aşıda kullanılan mRNA’ya dönüyor ve hücrenin içerisindeki protein sentez bölgesini uyarıyor. Daha sonra onun yapısına uygun şekilde protein sentezleniyor. Bu yeni bir teknoloji değil, yıllardan beri uygulanıyor. Zaten o yüzden aşı bu kadar kısa şekilde geliştirildi. Bu RNA, vücutta en fazla 3 gün kalabiliyor, daha sonra vücuttan atılıyor. Hatta bu yüzden kansere karşı geliştirilen aşıda başarılı olunamadı, vücutta çok kısa süre kalabildiği için o süre, o proteini geliştirmek için yetmedi. Şimdi burada bir virüs, enfeksiyon söz konusu olduğu için burada uygulanabiliyor. Ayrıca hücrenin içine girmediği için gidip DNA’yı değiştirme şansı yok. Yani uzun süreli yan etkisi olacağı yönündeki iddialar tamamen bilimsel dayanaktan uzak.” değerlendirmesinde bulundu.

SinoVac’ın ise ölü bir aşı olduğuna işaret eden Ceyhan, bu nedenle kısa süreli yan etkilerinin daha az gözlemlenebildiğini ve etkisinin de daha düşük olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönünde de bazı iddialar dolaştığına yine bunun da bilimsel dayanaktan tamamen yoksun olduğuna dikkati çekerek, “Bir kişiyi aşıyla kısır yapabilseydiniz, çok yoğun doğum kontrolü uygulamak isteyen ülkeler var. Bu ülkeler, çocukluk dönemi aşılarına bunu verirdi ve çok rahat nüfus kontrolü sağlardı. Böyle bir şey hiçbir aşıda mümkün değil, o kadar kolay da değil.” şeklinde konuştu.

Aşı olmakta kararsız kalan kişilere aşı olmalarını tavsiye eden Ceyhan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Vaka sayılarımız hala yüksek. Herkesin kendisini koruması lazım. Bir de yüzde 70-75 aşılamaya ulaşırsak salgın bitecek zaten. BioNTech biraz daha bağışıklığı artırıyor deniliyor ama çok da uzun süre korunmamız gerekmeyebilir. Yani üçüncü dozdan falan bahsediliyor ama onun gerekip gerekmediği daha belli değil. Bunu, birkaç ay sonra daha rahat konuşuruz. Onun için herkes hangi aşıyı buluyorsa bir an önce onu olsun.”

Biontech Aşısı ile İlgili Büyük Gelişme !..

0

Avrupa İlaç Ajansı, BioNTech-Pfizer’in Kovid-19 aşısının 12-15 yaş grubuna uygulanabileceğini bildirdi.

Avrupa Birliği’nin ilaç düzenleyicisi Avrupa İlaç Ajansı (EMA), BioNTech-Pfizer’in yeni tip korona virüse (Kovid-19) karşı geliştirdiği aşının 12-15 yaş grubuna uygulanabileceğini bildirdi.

EMA’dan yapılan açıklamada, şu anda 16 yaşındakiler ve daha büyüklere yapılabilen aşının etkisinin 12-15 yaş grubundaki 2 bin 260 kişide araştırıldığı belirtildi.

Araştırma sonucunda aşının bu yaş grubundaki çocuklarda etkili olduğu, hastalığa karşı koruma sağladığı sonucuna varıldığı kaydedildi. Açıklamaya göre, aşının yapıldığı 1005 çocukta Kovid-19 hastalığı görülmedi, placebo aşı yapılan 978 çocuktan 16’sı hastalığa yakalandı.

EMA’nın aşı stratejisinden sorumlu yöneticisi Marco Caveleri, konuyla ilgili basın toplantısında, aşının çocuklardaki etkisinin genç yetişkinlerle aynı, hatta daha olumlu olduğunu söyledi.

Aşının yetişkinlerde olduğu gibi çocuklara da 2 doz halinde ve an az 3 hafta arayla uygulanması gerektiğini belirten Caveleri, çocuklardaki yan etkilerin de yetişkinlerdekilerle aynı olduğunu vurguladı.

Caveleri, EMA’nın tavsiyede bulunduğunu, aşının çocuklara da yapılması veya ne zaman uygulanacağı konusundaki kararı AB üyesi ülkelerin vereceğini vurguladı.

AB, BioNTech-Pfizer aşısından 2022-2023 yılları için 1,8 milyar doz daha satın almak için firmalarla anlaşma imzalamıştı. AB yönetimi, 12-15 yaş grubunun aşılanmasına sonbaharda başlanabileceğini belirtmişti. 

Yeni Tanı Sistemi, Koronavirüs Teşhisini 10 Saniyeye Düşürüyor.

0

Koronavirüs teşhisini 10 saniyeye düşüren tanı sistemi, Türk bilim insanları tarafından geliştirildi.

Türk bilim insanlarının geliştirdiği, koronavirüsü 10 saniyede teşhis eden tanı sistemi, İstanbul’da bir sanat etkinliği öncesinde 600 kişide uygulandı.

Sistemi geliştiren 4 bilim insanından biri olan Dr. Ali Aytaç Seymen, “Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’nda gerçekleştirdiğimiz çalışmalarda yüzde 99 duyarlılık ve özgüllük değerlerine ulaştık. En düşük viral yüklerde dahi yüzde 97’yi yakaladık” dedi.

Bilkent Üniversitesi Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi’nde (UNAM) Türk araştırmacılar tarafından koronavirüs teşhisini 10 saniyeye düşüren tanı sistemi geliştirdi.

Burundan sürüntü almadan koronavirüs teşhisi yapabilen nanoteknoloji temelli tanı sisteme, ‘Diagnovir’ adı verildi. Sistem, İstanbul’da gerçekleşecek bir sanat etkinliği öncesi 600 katılımcıda uygulandı.

“TÜM İZİNLERİMİZLE SAHADAYIZ”

Test kitini geliştirip ürün aşamasına getirdiklerini anlatan Felisya Biyomedikal Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Ali Aytaç Seymen, “Şu anda tamamen sahalarda olan viral yüke de bağlı olmak şartıyla 10 saniyede virüsü tespit eden bir tanı sistemi geliştirdik.

10 saniye çok kısa bir süre gibi gelebilir ama biz virüsün kendisini tanıyıp interdisipliner bir çalışma ile bir sistem geliştirdik. Bizim hızımız buradan kaynaklanıyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’nda gerçekleştirdiğimiz çalışmalarda çok yüksek oranları elde ettik. Yüzde 99 oranında duyarlılık ve özgüllük değerlerine ulaştık. Türkiye’nin bazı izin mekanizmaları var. Bu çalışmaları oraya sunduk ve şu anda tamamen uygulanabilir şekilde tüm izinlerimizle sahadayız” dedi.

“POZİTİF HASTALARI KAÇIRMA İHTİMALİ ÇOK DÜŞÜK”

PCR ya da bilgisayarlı tomografi gibi diğer tanı yöntemlerinde viral yükün durumuna göre pozitif hastaların kaçırılabildiğini anlatan Dr. Ali Aytaç Seymen, “Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki etik kurul çalışmalarımızda viral yükün çok daha düşük olduğu vakalarda virüsü hala tespit edebildiğimizi gördük. Biyoistatistik değerlerimiz oldukça yüksek çıktı. Yani yanılma payı oldukça düşük. En düşük viral yüklerde dahi yükse 97’lik değerleri yakalayabildik” değerlendirmesinde bulundu.

ETKİNLİK ÖNCESİ HIZLI TANI SİSTEMİ KULLANILDI

Günümüzde sosyal hayatın baskılandığını ve hızlı tanı sistemlerinin konser, sinema, sanatsal etkinlik alanlarında kullanılabileceğini belirten Dr. Seymen, şunları söyledi:
“İnsanların tamamen sıkıldığı bir noktadayız. Sosyal hayat tamamen baskılanıyor. Sosyal hayatın açılabileceği her noktada sahadayız. Artık yurt dışından gelen test sistemlerinin önüne geçmeye başlıyoruz. Bu tanı sistemlerinin sosyal hayatta aktivite ve etkinliklerde yerini alacağını düşünüyoruz. Turizmin de başladığı bu aylarda havaalanlarında bu testler kullanılabilir. En önemli sosyal aktivitelerden birisi de konserler, sinemalar. Böylesi birçok alanda bu tanı kitleri kullanıma hazır. Bugün ise bu alanda önemli bir sanat aktivesi var. İnsanlar bu sanat aktivitesinin ziyaretine güvenli bir şekilde katılmak istiyor. Aktivitenin yöneticileriyle beraber bu alanı güvenilir hala getirdik. Alana girecek kişilere önce bu alanda koronavirüs testi yapıyoruz.”

“AVRUPA’DAN DA TALEP GÖRMEYE BAŞLADIK”

Bu tanı kitinin doktorlar tarafından da tercih edileceğine dikkat çeken Dr. Ali Aytaç Seymen, “Karşılarına bir hasta geldiğinde pek çok tanı mekanizması tercih edebiliyorlar. Halbuki sadece ağız içi mukozasından alınan bir örnekle koronavirüs ama önümüzdeki aylarda bununla beraber benzer semptom gösteren birçok hastalığı da aynı anda teşhis eden sistemler de geliştirme çabasındayız. Artık yurt dışına da açılmanın vakti geldi. Özellikle Avrupa’dan da talep görmeye başladık” ifadelerini kullandı.

Gizemli Hastalık”Multipl Skleroz” (MS) Hastaları Artık Çaresiz Değil !..

0

Multipl Sklerozu daha iyi anlamak ve tedaviye uyum için yeni proje: “MS OkulumProjesi hayata geçiriliyor.

MS (Multipl Skleroz) FarkındalıkHhaftası ve “MS Okulum” Projesi tanıtım basın toplantısı zoom üzerinden sağlık editörlerinin katılımıyla gerçekleştirildi. Toplantıya konuşmacı olarak; İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aksel Siva, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı/ Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hüsnü Efendi ile İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türkiye MS Derneği Başkanı Dr. Melih Tütüncü katıldı.

Merkezi Sinir Sistemini Etkileyen Gizemli Hastalık: ”MULTİPL SKLEROZ”

Multipl Skleroz (MS) sıklıkla genç erişkinlerde görülen, merkezi sinir sistemini (beyin ve omurilik) etkileyen bulgularla seyreden, myelin denilen sinir hücresi kılıfı ve sinir hücrelerinde hasar oluşturan bir hastalık olarak tanımlanabilir.

MS, beyin ve omuriliği etkilediği için çok farklı nörolojik belirtilere yol açabilir. MS hastalarının çoğunda ataklar ve düzelmelerle, küçük bir grupta ise sürekli olarak ilerleyici belirtilerle seyretmektedir. Ataklar sonrası belirtiler özellikle başlangıç döneminde büyük ölçüde düzelme gösterse de ilerleyen yıllarda bazı belirtiler kalıcı hale gelebilir. Ataklar genellikle saatler içinde ortaya çıkan, 24 saatten uzun süren, ateşin ve enfeksiyonun eşlik etmediği yeni nörolojik belirtilerdir.

MS’e bağlı yakınmalar “MS atağı” sırasında ortaya çıkıp daha sonra iyileşebileceği gibi bir kısmı uzun dönemde kalıcı olabilmektedir. MS, görme bulanıklığı, çift görme, görüntünün kayması gibi görme bozuklukları, bir kolda bacakta ya da her iki bacakta güçsüzlük, yürümede dengesizlik, bir veya iki elde titreme, uyuşma, idrar kaçırma ya da yapamama gibi belirtilerle kendini gösterebilir.

Kadınlarda Daha Sık Görülüyor

Multipl skleroz, sıklıkla 20-40 yaş arasında başlayan ve kadınlarda daha sık görülen bir hastalıktır. Genellikle alevlenme ve düzelmelerle seyreder. Bazı hastalarda başlangıçtan itibaren, bazılarında ise hastalık başlangıcından yıllar sonra ilerleyici nörolojik bulgular ortaya çıkabilir.

MS birçok hastalığı taklit edebilir ve bu nedenle ayırıcı tanı birçokfarklı incelemeyi gerektirebilir. Tanıda ve ayırıcı tanıda MRG (manyetik rezonans görüntüleme) ve beyin omurilik sıvısının (BOS) incelenmesi yararlı yöntemlerdir.

Sigara Hastalığın Ortaya Çıkışını Tetikleyebiliyor ve Seyrini Olumsuz Etkiliyor.

Hastalığın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte multipl skleroz ve immunoloji alanındaki bilimsel araştırmalar “multipl sklerozun” ortaya çıkış nedeni, oluş mekanizmaları, tanısı ve tedavisi konusunda her geçen gün daha yeni bilimsel verilere ulaşmamızı sağlamaktadır. MS hastalığında temel neden vücudun immun sisteminin kendi yapı ve hücrelerine saldırı yapmasıdır.  Genetik yatkınlık dışında MS hastalığının ortaya çıkışında enfeksiyonlar, D vitamini düşüklüğü, sigara gibi çevresel faktörler tetikleyici olabilir. Özelikle sigaranın hastalığın ortaya çıkışında, hastalık seyrinde ve tedavi yanıtında olumsuz etkisini gösteren kanıtlar giderek artmaktadır. D vitamini eksikliği de benzer özellikler nedeniyle önemlidir.

MS Çaresiz Bir Hastalık Değil

MS hastalığı ile ilgili yaygın bilinen yanlışlar hasta ve hasta yakınlarının hayat konforlarını etkilemektedir. Bu sebeple bunları düzeltmekte fayda var:

  • Multipl Skleroz bulaşıcı bir hastalık değildir,
  • Ailesel yatkınlık bazı hastalarda tanımlansa da yalnızca genetik geçişli bir hastalık olduğunu söyleyemeyiz.
  • MS çocuk sahibi olmayı engellemez.
  • Multipl Skleroz öldürücü bir hastalık değildir.
  • Hastalığın ortaya çıkış teorileri arasında çevresel faktörler başlığında psikolojik stres var.
  • Multipl Skleroz tedavisi olmayan bir hastalık değildir. Gelişen yeni yöntemlerle MS hastalığının ilerlemesini yavaşlatan tedavilermevcuttur.
  • MS hastaları toplumun diğer bireyleri gibi çalışıp, üreterek, aile kurarak olağan hayatlarına devam edebilmektedir.

MS Tedavisinde Başarı İyi Bir Ekip Çalışmasına Bağlı

“Multipl skleroz yapılan araştırmaların da katkılarıyla yeni ve etkin tedavi seçeneklerinin arttığı bir hastalıktır ancak tedaviler ne kadar gelişse de etkin sonuç alabilmek için hasta ve nöroloji uzmanı arasında sıkı bir işbirliği vazgeçilmezdir. Bununla birlikte sosyal, ailesel ve toplumsal destekler de tedavi başarısına önemli katkı vermektedir.

Dünyada 1993 yılından önce MS hastalığının ilerlemesini yavaşlatan onaylanmış bir tedavi bulunmazken günümüzde MS tanısı ve tedavisi ilgili yeni ve önemli gelişmeler yaşanıyor. Erken tanı ve uygulanan doğru tedavi yöntemleri kullanıldığında hastaların çoğu normal hayatına devam edebiliyor.

Yapılan araştırmalar ve yeni bilimsel gelişmeler ışığında artık MS çaresizlik ve ümitsizliğe yol açan, tedavisi olmayan bir hastalık olmaktan çıkmıştır.

Covıd-19 ve MS

Tüm dünyayı etkileyen COVID-19 pandemisi elbette MS hastaları için de önemli risk oluşturmaktadır. Öte yandan MS hastalarındaki ileri yaş ve hastalığa bağlı olarak oluşan engeller,COVID-19’un olumsuz etkileri bakımından risk oluşturabilmektedir.

MS Tedavisi Kişiye Özeldir

MS hastalığının tedavisi hastadan hastaya farklılık gösterebilir. Hastalığın tedavisindeki en önemli unsur erken tanı ve tedaviye en erken dönemde başlanmasıdır. MS ataklarla seyreden bir hastalıktır. Bu atakların ve atakların sayısının azaltılması için de farklı tedavi yöntemleri bulunmaktadır.

Atak Tedavisi:

MS’te yaşanan ataklar günlük yaşamı ciddi derecede olumsuz etkileyebilmektedir. Hafif ataklarda mutlaka tedavi uygulamak gibi bir zorunluluk yoktur. Fakat yürürken dengesizlik, görme problemi, bir gözün yoğun bulanık görmesi, bir elin basit aktiviteleri yapamaması gibi günlük hayatı ciddi etkileyen ataklarda, atak tedavisi gündeme gelmektedir.

Uzun dönemli tedaviler:

MS ilerleyici bir hastalıktır bu sebeple MS tanısı alan hastanın yeni bir atak geçirme olasılığı olduğundan atak sayısını azaltabilmek ve hastalığın ilerlemesine bağlı engelliliği önlemek için uzun dönem tedavi uygulanmaktadır. Bugün birçok uzun dönem tedavisi ilacı mevcuttur.

Çoğu zaman MS’li hastalar ilaç tedavilerinin birine uygun oluyor ve hastalık ilaca yanıt veriyor. İlaçlarla hastadan hastaya değişmekle birlikte yan etkiler de görülebiliyor.Bu ilaçların yazılması, uygulanması ve takibinin MS konusunda deneyimli nörologlar tarafındanMS merkezlerince yapılması önemlidir.

Dünya MS Günü

Uluslararası Multipl Skleroz (MS) Federasyonu ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından her yıl Mayıs ayının son Çarşamba günü Dünya MS Günü olarak ilan edilmiştir.

Türkiye’de de Türk Nöroloji Derneği ve Türkiye MultiplSkleroz Derneği başta olmak üzere, diğer hasta dernekleri de “Multipl Skleroz” hastalığının farkındalığını artırmak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlemektedir.

2021 yılında Dünya MS Günü teması “Connections” yani “Bağlantılar” olarak belirlendi.  Kaliteli bakım için toplum bağlantısı, kendi kendine bağlantı ve bağlantılar kurmayı amaçlamaktadır.  MS’den etkilenen kişilerin kendilerini yalnız ve sosyal olarak yalıtılmış hissetmelerine neden olan sosyal engellere meydan okuyan bu tema MS tedavisinin bir ekip işi olduğunun da altını çizmektedir.

“MS OKULUM” Projesi

MS ile Yaşama Dair Her Şey…

MS Uzman Hasta Eğitim Platformu, dünyada ve ülkemizde bir ilki gerçekleştirerek MS hasta ve yakınlarına yönelik “MS İLE YAŞAM’A DAİR HER ŞEY”sloganı ile oluşturulmuş çevrim içi eğitim platformudur. Ülkemizin MS alanında çalışan fikir liderleri tarafından oluşturulmuş eğitim içerikleri yoluyla hastalar ve yakınlarını doğru filtre edilmiş bilgilerle donatmayı hedeflemiştir.

Dijital çağda bilgiye ulaşma hızı artmışken ne yazık ki doğru bilgiye ulaşmak zorlaşmıştır. ‘Bilgi güçtür’ mantığından hareketle hazırlanan proje içerikleri hastaların MS’in tüm bileşenlerini tanıyarak öz yeterliliklerini artırarak yaşadığı belirsizliği, korkuyu, kaygıyı çaresizliği azaltmayı hedeflemektedir.

Eğitim içeriklerini tamamlayan MS’li bireyler ve isterlerse yakınları projeye katılım belgesi alabilmektedir. Hastalığın özellikleri, tedavi seçenekleri, ilaçların olası yan etkileri, hastalığın seyri konusunda doğru kaynaklardan sağlıklı bilgiler edinmiş bir hastanın hem tedavi süreçleri hem tedavi uyumu hem de fiziksel ve ruhsal durumu daha iyi olacaktır.

MS Okulum projesi tamamen bir sosyal sorumluluk olarak geliştirilen, canlı, yaşayan ve büyümekte olan bir projedir. Projeye verilen tamamen koşulsuz destekle hedeflenen dünyanın her yerinden MS hastalarının ve hasta yakınlarının hayatlarını kolaylaştırmak, öz yeterliliklerini geliştirmek, bilgi, moral ve motivasyon desteği sağlamaktır.

“MS Okulum” projesinde Türkiye ile eş zamanlı olarak eğitimlere katılan Azerbaycan ve KKTC MS Derneklerinin yönlendirdiği hasta ve hasta yakınları da sertifika programının içinde yer almaktadırlar.

MS hastaları için söylenecek en önemli şey, çaresiz bir hastalık, tedavisi olmayan bir hastalık olmadığıdır. Son yıllarda yeni geliştirilen tedavi seçenekleri ve henüz deneme aşamasında olan yeni ilaçları da düşündüğümüzde, giderek artan tedavi seçenekleri ile artık daha etkili ve güvenli MS tedavisi mümkündür.

Projeye Destek Veren Kişi Ve Kurumlar

Prof. Dr. Hüsnü Efendi
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı

Prof. Dr. Aksel Siva
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Rana Karabudak
Hacettepe Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Ömer Faruk Turan
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Murat Kürtüncü
İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Sabahattin Saip
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Cavit Boz
Karadeniz Teknik Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Serhan Sevim
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Murat Terzi
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

Dr. Melih Tütüncü
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türkiye MS Derneği Başkanı

Dyt. Gül Turan
Gül Turan Beslenme ve Diyet Danışmanlığı

Semiha Şahin
Haber Programcısı ve Spiker
İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Türk Nöroloji Derneği MS Çalışma Grubu

Türkiye MS Derneği

“MS OKULUM” Projesi ile (MS) Hastalarının Yaşam Kalitesi ve Öz Yeterlilikleri Artırılacak.

0

Genveon İlaç Genel Müdürü ve Kalder (Kalite Derneği Başkan Yardımcısı) Dr. Erhan Baş, yaptığı açıklamada;  bu hastalığın tedavisi için sadece yeni araştırmalar ve tedavi yöntemlerini geliştirmenin yeterli olmadığını düşündükleri belirtti.

Erhan Baş şöyle devam etti: “ Hastalarımızın tedavi olmanın yanı sıra anlaşılmak, güven içinde hissetmek, öz yeterliliğini korumak ve bunun gibi pek çok insani ihtiyacının olduğunun farkındalığı ile MS Okulum ve buna benzer sosyal projeler geliştirdik ve geliştirmeye devam ediyoruz.”

MS hasta eğitim okulu, hastalık hakkında toplum farkındalığını oluşturmak, sıklıkla 20-40 yaşları arasında başlayan ve ömür boyu bu hastalıkla yaşamak zorunda kalan MS hastalarını sosyal, fiziksel ve ruhsal açıdan desteklemek sorumluluğu ile oluşturulmuş bir projedir.

Koronavirüs salgını nedeniyle evde kalınan bu süreçte, hastalara ve hasta yakınlarına destek olmak amacıyla online MS Okulu projesini başlattık. MS Okulu, Facebook ve Instagram’dan haftada üç gün yapılan uzman hekim bilgilendirme içerikleri ile evde kalan MS hastalarının hayatını kolaylaştırmayı hedefliyor. 

SPORDAN BESLENMEYE…

MS hastalarına fizyoterapist, psikoterapist ve diyetisyen gibi alanında uzman bir ekiple destek ve tedavi imkânı sağlıyoruz. Bu alanlar MS Okulum projesinde yer alan başlıklar arasındadır.

Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşayan her hastanın, eğitim videoları aracılığı ile eşit şekilde bilgi almasını önemsiyoruz.

SOSYAL MEDYADAN GÜNCEL BİLGİ AKIŞI…
Hastalarımız ve hasta yakınları MS Okulum projesini sosyal medya hesaplarından takip ederek güncel bilgi ve paylaşımlara ulaşabilirler.

Nöroloji uzmanı hocalarımız başta olmak üzere beslenme ve diyet uzmanları ve psikologlardan oluşan uzmanlar farklı konularda paylaşımlarda bulunuyor. Örneğin; MS ve COVID-19ve COVID-19aşı uygulamaları konuları gibi. Takvime uygun güncel paylaşımlara yer vermeye özen gösterdiğimiz sosyal medya platformlarında dünya kadınlar gününde kadınlarda; 23 Nisan’da çocuklarda MS hastalığı hakkında bilgilendirmelere yer vererek hayatın akışı içinde faydalı bilgileri doğru zamanda paylaşıyoruz.


MS Okulum Projesi kapsamında sosyal medya bilgilendirme paylaşımlarını Türkiye MS Derneği’nin yanı sıra KKTC ve Azerbaycan gibi kardeş ülkelerde de paylaşarak o bölgelerde yaşayan hastaların ve hasta yakınlarının da ihtiyaç duyabilecekleri güncel bilgiye erişimlerini sağlıyoruz.

MS Okur Yazarlığını Artırmak İstiyoruz .
..
MS hastalarının yaşamlarında karşılaştıkları tüm zorlukları anlayarak, onların bu süreçlerini olabildiğince kolaylaştırmayı hedefliyoruz. Bunun içinde Eğitim Şart.

MS hastaları ve dilerlerse hasta yakınları, MS Okulum internet sitesi üzerinden tüm eğitimlerini tamamlayarak proje katılım sertifikası alabilecekler. İlerleyen süreçte MS hastalarının öz yeterliliklerini ve yaşam kalitelerini artıracak birçok eğitici aktiviteleri de özenle planladığımızı eklemek isterim.

Bilginin Gücüne İnanıyoruz
MS tedavisi alanında faaliyet göstermeye başladığımız ilk günlerden itibaren sosyal sorumluluk ve sağlık iletişimi projelerine önem veriyoruz.
MS OKULUM projesinin yanı sıra hastalar için kapsamlı bir rehber olan ve uzman hekimlerin hazırladığı MS REHBERİM uygulaması ve kitap formatı olan MS REFERANS HASTA REHBERİ  kitabını  her yıl güncelleyerek Türkiye’nin her bölgesindeki MS klinikleri ve MS dernekleri aracılığı ile MS hastalarını ve yakınlarını Nöroloji uzmanlarının hazırladığı bilgi ile buluşturuyoruz.

Multipl Skleroz (MS) Hastalığı Nedir ?

Multipl Skleroz (MS) sıklıkla genç erişkinlerde görülen, merkezi sinir sistemini (beyin ve omurilik) etkileyen bulgularla seyreden, myelin denilen sinir hücresi kılıfı ve sinir hücrelerinde hasar oluşturan bir hastalık olarak tanımlanabilir.

MS, hastalar ve hasta yakınları için adeta çok bilinmeyenli denklem gibi görülebiliyor. Özellikle yeni tanı alan hastalarda bu durum çok daha belirgin olarak ortaya çıkıyor.

MS, hastaların yalnızca fiziksel değil, psikolojik ve sosyal ilişkilerinde de sorunlar meydana gelebiliyor. Hastalığın en önemli özelliği ise; yalnızca hastayı değil onun çevresini de etkilemesidir. Aile bireyleri, iş arkadaşları, sosyal çevresi de MS hastası ile birlikte hastalıktan etkileniyor.

Sanofi ve GSK, COVID-19 Aşı Adayının, Global Faz 3 Klinik Çalışmasını Başlatıyor.

0

·         Faz 3 çalışmasında COVID-19’un ilk ortaya çıkan orijinal versiyonu D.614 (Wuhan) ile birlikte virüsün Güney Afrika varyantı olan B.1.351üzerinde iki aşamalı olacak şekilde aşı adayının etkinliği değerlendirilecek.
·         Dünyanın çeşitli bölgelerinde yürütülecek Faz 3 çalışması sayesinde, aşı adayının farklı COVID-19 virüs varyantlarına karşı etkinliği değerlendirilebilecek.
·         Faz 3 çalışmalarının olumlu sonuçlanması halinde, aşı adayının 2021'in son çeyreğinde onaylanması bekleniyor. Aşıya hızlı erişimi sağlamak amacıyla iki şirket, COVID-19 aşı adaylarının üretimine olumlu sonuçları takip eden haftalarda başlamayı planlıyor. Sanofi ve GSK bugün, protein bazlı adjuvanlı rekombinant COVID-19 aşı adaylarının güvenliliğini, etkinliğini ve immünojenitesini (bağışıklık yanıtı oluşturma yeteneği) değerlendirecek global Faz 3 klinik çalışmalarını başlattı. Randomize, çift kör çalışma yöntemi ile, plasebo kontrollü şekilde yürütülecek Faz 3 çalışması, ABD, Asya, Afrika ve Latin Amerika dahil olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden18 yaş ve üstü 35.000'den fazla gönüllünün katılımı ile gerçekleştirilecek. 
 Faz 3 çalışması, Sanofi ve GSK’nın COVID-19 aşı adayının tüm yaş gruplarında (18 ila 95 yaş) geçerli tolere edilebilirlik seviyesinde ve güvenlilik endişelerini bertaraf edecek şekilde %95 ile %100 serokonversiyon (aşının COVID-19 antikorlarını üretme oranı) oranlarının gözlemlendiğiFaz2 ara sonuçlarını takip ediyor.Sanofi ve GSK’nın aşı adayının Faz 2 sonuçları,aşılanma öncesi SARS-CoV-2 virüsüne maruz kalmış olan hastalarda,tek bir dozdan sonra aşının güçlü bağışıklık artırıcı pekiştirme doz (booster) potansiyelini ortaya koymuştu.Sanofi ve GSK ayrıca, yürütülen Faz 3 çalışmasından bağımsız olarak aşı adaylarında gözlemlenen bu güçlü bağışıklık artırıcı pekiştirme doz (booster) yeteneğini değerlendirmek için önümüzdeki haftalarda klinik çalışmalara başlayacak.
Bu gelişmeler paralelinde, Sanofi ve GSK’nın aşı adayının Faz 3 çalışmalarının olumlu sonuçlanması halinde, aşının 2021'in son çeyreğinde onaylanması bekleniyor. Aşıya hızlı erişimi sağlamak amacıyla iki şirket COVID-19 aşı adaylarının üretimini, olumlu klinik sonuçları takip eden haftalarda başlatmayı planlıyor.
 Sanofi Pasteur İcra Kurulu Başkan Yardımcısı ve Küresel Başkanı Thomas Triomphe Faz 3 çalışmalarına ilişkin olarak yaptığı açıklamada şunları kaydetti; “Aşı geliştirme stratejimizi, virüs mutasyona uğrarken, ileriye dönük değerlendirmelere dayanarak ve pandemi sonrası ortamda nelere ihtiyaç duyulabileceğini öngörerek şekillendirdik. Sahip olduğumuz teknoloji platformumuz ile Faz 3 çalışmamız bu salgının üstesinden gelmek adına ortaya koyduğumuz çevik yaklaşımımızın bir göstergesidir.”

GSK Aşıları Başkanı Roger Connor da özellikle pandemi geliştikçe ve çeşitleri ortaya çıkmaya devam ettikçe, dünyanın dört bir yanındaki insanlara ulaşmaya yardımcı olmak adına COVID-19 için daha fazla çözüm gerektiğine inandıklarını belirterek; “Tüm bu değişkenlere istinaden ince ayarlamalarla düzenlediğimiz teknolojimiz ve tasarımlarımız, aşı adayımızın potansiyelini daha da geliştirecektir. Klinik çalışmalarımıza katılacak gönüllülere minnettarız ve çalışma sonuçlarının şimdiye kadar elde ettiğimiz olumlu verilere büyük katkıda bulunacağına inanıyoruz. Böylelikle aşıyı mümkün olan en kısa sürede kullanıma sunabilmeyi hedefliyoruz” dedi. 
Çalışmada birinci aşamada, SARS-CoV-2 virüsüne maruz kalmamış yetişkinlerde semptomatik COVID-19'un önlenmesi; ikincil olarak ise COVID-19 hastalığının ağır semptomlarla geçirilmesinin önlenmesi ve asemptomatik enfeksiyonun önlenmesi amaçlanıyor. İki aşamalı bir yaklaşımla yürütülecek Faz 3 çalışmasının ilk safhasında COVID-19’un ilk ortaya çıkan orijinal versiyonunu D.614 (Wuhan) hedefleyen bir aşı formülasyonunun etkinliği araştırılırken, çalışmanın ikinci aşamasında virüsün Güney Afrika varyantı olan B.1.351 üzerinde ikinci bir formülasyon değerlendirilecek.Son bilimsel kanıtlar, B.1.351 varyantına karşı oluşturulan antikorların diğer daha bulaşıcı varyantlara karşı geniş çapraz koruma sağlayabileceğini gösteriyor.Dünyanın çeşitli bölgelerinde yürütülecek Faz 3 çalışması, aşı adayının dolaşımda olan farklı COVID-19 virüs varyantlarına karşı etkinliğinin değerlendirilmesine de olanak tanıyacak. 
 COVID-19 salgınına karşı mücadelede gerçekleşen çalışmalar
GSK ile iş birliği içinde geliştirdiği protein bazlı adjuvanlı rekombinant COVID-19 aşı adayına ek olarak Sanofi, Translate Bio ile ortaklaşa bir haberci RNA aşısı geliştiriyor. Mart 2021'de Sanofi ve Translate Bio, klinik öncesi verilerin yüksek nötralize edici antikor seviyeleri göstermesinin ardından güvenliliği, bağışıklık yanıtını ve reaktojeniteyi değerlendirmek için haberci RNA COVID-19 aşı adayları için bir Faz 1-2 klinik çalışmasını başlattı. Bu çalışmanın ilk sonuçlarının 2021'in üçüncü çeyreğinde alınması bekleniyor.
Sanofi ayrıca diğer aşı üreticilerine üretim desteği sağlıyor. Şirket geçtiğimiz günlerde, Eylül 2021'den itibaren ABD için 200 milyon doza kadar Moderna’nın COVID-19 aşısını üreteceğini duyurdu. Sanofi ayrıca, Avrupa Birliği için BioNTech firmasına 125 milyon doz üretim desteği sağlayacağını da bu yılın başında duyurmuştu. Sanofi, Johnson & Johnson'ın COVID-19 aşısının üretimi için şirketi ayda yaklaşık 12 milyon doz üretim ile destekleyeceğini de geçtiğimiz Şubat ayında duyurdu.
 Sanofi, iki COVID-19 aşı adayını geliştirmenin yanı sıra, küresel aşı tedarikini desteklemek ve pandemi ile mücadeleye yardımcı olmak için üç farklı COVID-19 aşısı için üretim kapasitesi ve uzmanlığından yararlanılan tek şirket konumunda.
 

Kolon Kanseri Belirtilerine Dikkat !..

0

Kolon kanseri belirtileri neler? Hangi gıdalar tetikliyor? Kimler risk altında? Tüm detaylarıyla kolon kanseri…

Dünya üzerinde en yaygın 3 kanser türünden biri olan kolon kanseri, Türkiye’de her yıl yaklaşık 15 bin kişide görülüyor. Genellikle 50-70 yaş arasında görülen kolon kanserinde genetik yatkınlık kadar çevresel faktörler de etki gösteriyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hakan Yanar, kolon kanseri ile ilgili önemli bilgiler verdi.

Artık 40 yaş altında gençlerde de kolon kanseri görüldüğünü söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hakan Yanar “Tütsülenmiş etler, salam sosis gibi yiyecekler, aşırı kızartmalar, kırmızı et tüketiyor, düzenli egzersiz yapmıyor ve kilonuza dikkat etmiyorsanız risk altında olabilirsiniz.
Yüksek miktarda sebze, meyve, balık, zeytinyağı, fındık ceviz gibi kuruyemişleri içeren Akdeniz diyetinin kanser ve damar tıkanıklığına bağlı ölümleri ciddi oranda azalttığı çeşitli bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir” Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hakan Yanar kolon kanseri korunma, tarama ve tedavi yöntemlerini, beslenmenin önemini anlattı.

Kalın bağırsak kanserlerinin yüzde 90’dan fazlası daha önceden gelişmiş poliplerden kaynaklanır. 50 yaş öncesi polipler nadir görülmekte iken 50 yaşından sonra polip görülme oranı dolayısı ile kanser oranı artar. Yağdan zengin, posadan fakir beslenme alışkanlığı, fazla kilo, hareketsizlik, D vitamini eksikliği, sigara ve alkol kullanımı, ailede birinci derece akrabalarda kolon kanseri bulunması, ülseratif kolit, Crohn hastalığı gibi iltihabi bağırsak hastalıkları kolon kanseri riskini artırır.

Kolon kanseri tehlikeli mi?

Erken teşhisin çok önemli olduğu kolon kanseri, belirti vermeyen ve yavaş ilerleyen bir kanser türü. Özellikle 50 yaş ve üzerindeki kişilerde görülen bu kanser erken teşhisle tedavi edilebiliyor. Kolon kanseri dünyada 2. ya da 3. sıklıkta görülen kanserler arasında yer alıyor.

Kolon kanserinin belirtileri nelerdir?

-Kansızlık, halsizlik, yorgunluk
-Ele gelen kitle
-Rektal kanama
-Dışkıda kan
-Büyük abdest çapında incelme
-Büyük abdest düzenin değişmesi
-Tuvalete gidip rahatlayamama
-15 günden uzun süren karın ağrısı

Erken tanı nasıl konulabilir?

Kolorektal kanser  taramasında dışkıda gizli kan ve immunohistokimyasal testler kullanılmakla birlikte en yararlı yöntem kolonoskopik incelemedir. Hedef henüz polip aşamasında iken ameliyata gerek kalmadan kanser gelişebilecek polipleri kolonoskopi esnasında çıkartmak olmalıdır. Bu nedenle ailesinde kalın bağırsak kanseri olmayanlarda 45 yaşında ilk kolonoskopi ile tarama yapılmalı normal saptanması durumunda onar yıllık aralıklarla kolonoskopi tekrarlanmalıdır. Ailesinde kolon kanseri bulunan bireylerde ise kanserin ortaya çıktığı yaşın 10 yıl öncesi ilk kolonoskopi uygulanmalıdır.

Kolon kanseri tedavisi nasıl yapılır?

Standart tedavi yöntemi cerrahidir. Ancak ameliyat esnasında tümör ile birlikte bir miktar sağlam kolon dokusu ve etraf lenf bezlerinin çıkarılması hayati önem içermektedir. Uzun dönem sağ kalım, tümörün tekrar etmesi ya da uzak bölgelere yayılmasına etki eden cerrahi işlemi bu konuda deneyimli cerrahlarca uygulanmalıdır. Günümüzde laparoskopi yöntemi veya robotik cerrahi ile karında kesi yapmadan bu ameliyatlar yüksek başarı oranı ile gerçekleştirilmektedir.

Laparoskopik ameliyatların üstünlükleri arasında ameliyat sonrası ağrının çok daha az olması, hastanede yatış süresinin daha kısa sürmesi ve ameliyat yerinde çok az ya da hemen hiç iz bulunmaması yer almaktadır. Makata çok yakın tümörlerde ise ameliyat öncesi yapılan kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri ile kalın bağırsağın dışarı alınmasının önüne geçilebilmektedir.

ÖNERİLERİ İHMAL ETMEYİN

-Düzenli tarama testlerini yaptırın.
-Ailenizin genetik geçmişini iyi bilin.
-Hareketsiz yaşam yerine, haftada 4-5 gün orta şiddete egzersiz yapın.

Stres ve üzüntüden uzak durun.
-Sigara ile alkolden uzak durun.
-İdeal kilonuzu koruyun.

Neler yenmeli?

Yüksek miktarda sebze, meyve, özellikle kabuklu elma, balık, zeytinyağı, fındık ceviz gibi kuruyemişleri içeren Akdeniz diyetinin kanser ve damar tıkanıklığına bağlı ölümleri ciddi oranda azalttığı çeşitli bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Ayrıca doktorunuza danışarak yaşınıza göre günlük 1000 – 1200 mg kalsiyum ve D vitamini almalısınız.

Covid mi Oldum, Polen Alerjisi mi?

0
Bahar mevsiminin gelmesiyle birlikte özellikle polenlere karşı alerjik nezle ve göz alerjisi gibi durumlar sıklıkla yaşanıyor. Hatta polen alerjisi ile koronavirüs belirtilerindeki benzerlikler insanları “korona mı oldum?” şüphesine bile düşürebiliyor. Peki koronavirüs enfeksiyonu ile polen alerjisi nasıl ayırt edilebilir? .

Dünyanın hemen hemen her ülkesinde pandeminin başlangıç döneminden sonraki ilk pikinin mart-mayıs aylarına denk gelmesi, akıllara polenlerin etkisi olup olmadığıyla ilgili soruları getiriyor ve bu konuda hâlâ birçok araştırma yapılıyor.

En ilgi çekici olan araştırma da dünyanın en saygın bilimsel dergilerinden biri olan PNAS’te 2021 yılının başlarında yayımlandı. Araştırmada Ocak-Nisan 2020 tarihleri arasındaki dönemde, 31 ülkeden 248 polen sayım merkezinden toplanan verilerle, bu ülkelerdeki Covid-19 vaka sayılarının arasındaki ilişki üzerinde duruluyor.

Araştırmada, polen yoğunluğunun Covid-19 enfeksiyonunu arttığı hipotezi savunuluyor. Polenlerin burun mukozasında virüslere karşı koruyucu olan antiviral etkiyi azaltarak ve bağışıklığı etkileyip bazı solunum yolu viral enfeksiyonlarında olduğu gibi, Covid enfeksiyonunu da artırabileceği düşüncesi ileri sürülüyor. Hatta polenlerin enfeksiyon riskini yüzde 10-30 oranında artırdığı ve tek başına polenlerin yanında iklim koşulları ve nem gibi diğer faktörlerin de etkili olabileceği ileri sürülüyor.

Tabii bu araştırmaya yönelik karşı tezler de var. Örneğin, çalışmanın yapıldığı dönemde polen alerjisi nedeniyle oluşan semptomlar, Covid semptomlarına da benzediği için daha fazla sayıda test yapılabileceği, bu nedenle de Covid vakalarının fazla bulunabileceği savunulmakta…Yine o dönemde yapılan PCR test sayısının alerjik kişilerde daha fazla olduğu ancak enfeksiyon varlığı açısından alerjik ve alerjik olmayan kişiler arasında fark görülmediği de belirtiliyor. Araştırmalar ve çalışmalar sürse de polenlerin Covid-19 enfeksiyonunu artırdığına dair şu an için yine de kesin bir şey söylemek doğru değil. Bu konuda daha fazla bilimsel kanıt ve veriye ihtiyaç var.

Yalnız koronavirüs ile polen alerjisinin benzer belirtiler gösterdiği de bir gerçek… İnsanlar bahar mevsimiyle birlikte alerjik olarak mı reaksiyon gösterdiğini yoksa virüse mi yakalandıklarını anlamakta oldukça güçlük çekiyorlar.

Bu durumda da akla gelen beş kritik soru var:

Koronavirüs enfeksiyonu ile polen alerjisi nasıl ayırt edilebilir?
Belirtiler açısından ne gibi benzerlikler var?
Alerjisi olanlar koronavirüse karşı bağışıklığı güçlendirmek için nasıl bir yol izlemeliler?
Polen alerjisi olanların salgından etkilenmemesi için neye dikkat etmesi gerekiyor?
Alerji için yapılan aşılar koronavirüsten korumada etkili midir?

İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Rana Işık ve Alerji Hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı önemli bilgiler verdi.

Rana Işık, Covid-19 ve mevsimsel alerjilere bağlı hastalıkların belirtileri arasında benzerlikler bulunduğunu söylüyor. Bu belirtileri ise polen alerjisine bağlı gelişen bahar nezlesi (alerjik rinit) ve alerjik konjoktivite bağlı olarak hapşırık, burunda, damakta, boğazda ve kulakta kaşıntı, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, geniz akıntısı, gözlerde kaşıntı, sulanma, kızarıklık, göz kapaklarında şişlik, öksürük veya beraberinde astım da varsa nefes darlığı, hırıltılı-hışıltılı solunum, göğüste baskı hissi şeklinde açıklıyor.

Covid-19’da da burun tıkanıklığı, hapşırık, burun akıntısı, nefes darlığı, öksürük gibi belirtiler görülebilmektedir. Ancak alerjik nezleden farklı olarak, bu belirtilere özellikle ani koku ve tat kaybı, boğaz ağrısı, ateş, kas ağrısı, halsizlik, bulantı, kusma ve ishal gibi belirtilerin bir veya birkaçı eşlik edebilir. Polen alerjisi olan hastaların daha önceki yıllarda bahar dönemlerinde benzer belirtileri göstermeleri ve genellikle yakınmalarının polenlerin yoğun olduğu dış ortamda artması da Covid-19 enfeksiyonundan ayırıcı diğer noktalardır.”

Ayrıca Rana Işık, bazen alerjik hastalıklar ve Covid-19 bir arada bulunabilir ya da alerjik belirtiler yeni ortaya çıkmış olabilir diye de ekliyor. Bu hastaların, belirtileri nedeniyle bulaştırıcılığı ve yanlış yaklaşımı önlemek için Covid açısından PCR testinin yapmalarını gerektiğini söylüyor. En önemlisiyse maske, mesafe ve hijyen kurallarına dikkatle uyulması gerektiğinin de altını çiziyor.

Elif Dağlı ise Covid-19 belirtileri arasında alerjilerde görülen burun akıntısı ve burun tıkanıklığı bulunmakla birlikte, alerjik bireylerde enfeksiyon yoksa ateş, halsizlik, kas, kemik, karın ağrısı ve ishal olabilir diyor. Ayrıca polen alerjisi olanların da Covid-19 geçirebildiklerini, polenin koronavirüsü kolaylaştırması alerji üzerinden değil, doğrudan bağışıklık sistemini zayıflatması nedeniyle ortaya çıktığını söylüyor.Peki alerjisi olanlar koronavirüse karşı bağışıklığı güçlendirmek için nasıl bir yol izlemeliler?

Bu konuda Rana Işık, öncelikle alerjisi olanların Covid-19 enfeksiyonunu daha sık veya daha ağır geçirdiklerine dair ya da daha riskli olduklarına dair henüz elde çok sağlam bir veri olmadığının altını çiziyor. Yalnız dengesiz beslenme, yorgunluk ve stres gibi faktörlerin bağışıklık sistemini baskıladığının da bilinen bir gerçek olduğunu ifade ediyor.

“ Alerjik kişiler de vitamin ve mineral yönünden dengeli beslenmeli, yeterli uyku uyumalı ve stresten uzak durmalılar. Alerji hastalarının alerjik nezle ve alerjik astım belirtilerini kontrol altına almak için doktorlarının önerdiği kortizonlu burun spreyleri, solunum yoluyla alınan kortizonlu ilaçlar ve diğer kontrol edici ilaçlarını düzenli olarak kullanmaları önerilmektedir.”

Elif Dağlı da pandemi süresinde yapılan çalışmaların, alerjik kişilerin SARS-Cov-2 virüsüne karşı daha dirençli olduklarını gösterdiğini, virüsün insan vücuduna girme noktaları ACE-2 reseptörleri alerjik bireylerde daha az sayıda olduğunu ve tedaviyle etkisizleştirilebildiğini söylüyor. 

“Bu nedenle alerjik bireylerin farklı bir korunma programı olmamalıdır. Sağlıklı beslenme, düzenli uyku, spor ve hijyen kurallarına uyum yeterlidir.”Alerji için yapılan aşılar koronavirüsten korumada etkili midir?

Doç. Dr. Rana Işık’ın bu soruya cevabı çok net: “Alerji aşıları koronavirüslere ve diğer virüslere karşı koruyucu değildir”

“Halk arasında ‘alerji aşısı’ denilen ve bizim tıp dilinde ‘alerjen immünoterapisi’ dediğimiz tedavi modelinde, duyarlı olunan alerjenler düşük dozlardan başlayarak giderek artan dozlarda hastaya uygulanıp, o etkene karşı duyarsızlaştırma işlemi yapılmaktadır. Sadece alerjik hastalıkları kontrol altına almaya yöneliktir. Koronavirüs enfeksiyonlarına karşı korunmak için koronavirüs aşıları gereklidir.”

‘DIŞARIDA YALNIZ BİLE OLUNSA MASKE TAKILMALI’
Polen alerjisi ile koronavirüs ilişkisinde en önemli noktalardan biri de alerjisi olanların salgından etkilenmemesi dikkat etmesi gerekenler…
Rana Işık, öncelikle insanların alerjenlerden korunarak ve alerjilerine yönelik tedavilerini aksatmadan devam edilmesi gerektiğini vurguluyor. Polen alerjisi olan kişilerde de, alerjisi olmayan popülasyondaki gibi evde kalma, maske, fiziksel mesafe ve hijyen kurallarına uymanın çok önemli olduğunun altını çiziyor.

“Cerrahi maske kullanımı virüs temasını, damlacık ve aerosol yayılımını engellemektedir. Polen alerjisi olanlar da cerrahi maskelerini ağız ve burunlarını tam kapatacak şekilde takmalılar. Maske uzun süre takıldığında nemlenip, kirlenebilir ve koruyuculuğu azalabilir. Bu nedenle en azından 3-4 saatte bir değiştirilmelidir. Polen alerjisi olan hastaların salgın döneminde maske kullanımı ve sokağa çıkma yasağı nedeniyle alerji belirtilerinin azaldığı da gözlenmiştir.”

Elif Dağlı da maske kullanımının önemine dikkat çekerek, alerjik kişiler de toplumdaki herkes gibi maske uygulamasını sürdürmeli diyor.

“Polen yoğunluğu ile Covid vaka sayısı ilişkisinde alerjik mekanizmalar rol oynamamaktadır. Polen alerjik olsun ya da olmasın kişilerin virüse karşı bağışıklığını olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle polen yoğunluğunda herkes dış ortamda yalnız bile olsa maske takmalıdır.”

Mutfaktaki Gizli Tehlike: “Alüminyum Folyo” !..

0

Ocak, fırın ya da ızgarada pişirme aşamasında sıklıkla kullanılan alüminyum folyo, gıdalarla temas sırasında birtakım risklere yol açıyor. Yüksek ısı sonrası alüminyum maddesinin gıdaya geçeceğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Serhat Koran, “Yıllar içerisinde kişi ‘alüminyum toksisitesi’ yaşayabilir. Nedeni açıklanamayan yorgunluk, halsizlik varsa dikkat” dedi. Koran, bu maddenin kemik erimesinden kısırlığa kadar birçok hastalığa neden olabileceğini anlattı.

Alüminyum folyo ve pişirme kağıtları son zamanlarda mutfakta sıkça kullanılmaya başlandı.

Hemen her gün alüminyum folyo ile pişirilen bir gıdayı tüketen kişinin vücudunda alüminyum birikmesi görülebileceğini söyleyen Fitoterapi ve Akupunktur Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Serhat Koran önemli uyarılarda bulundu.

“VÜCUTTA ALÜMİNYUM ZEHİRLENMESİNE NEDEN OLUR”

‘Alüminyum folyo sıcağa maruz kaldığında içerisindeki alüminyum maddesi yüksek ısı sonucu gıdaya geçer’ diyen Dr. Öğr. Üyesi Serhat Koran, şunları söyledi:
“Sakladığınız gıdalarda tuz oranı yüksekse, sulu bir yemekse, limon ya da sirke gibi asitli bir özelliği varsa bunlar alüminyum maddesinin gıdaya geçmesini kolaylaştırır. Bu durum kısa vadede bir soruna yol açmasada yavaş yavaş birikime bağlı vücutta alüminyum zehirlenmesine neden olur.

Ya da kişide bir böbrek rahatsızlığı varsa ve yeterince su tüketmiyorsanız bu vücutta alüminyum birikimine yol açar. Çünkü bu madde vücuttan böbrekler vasıtasıyla idrardan atılır. Vücudun normalde üretmediği ve kullanmadığı bir metaldir.”

FAZLA ALÜMİNYUM SONUCU BU HASTALIKLARA DİKKAT

Alüminyum toksisitesinin belirtilerine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Serhat Koran, “Eğer nedeni açıklanamayan yorgunluk, halsizlik varsa nedeni alüminyum olabilir. Çok sık hastalık geçiren kişiler de bu maddeleri düşünebilir.

Alüminyum vücudun savunma hücresi olan lökositlerin fonksiyonunu bozuyor. Ayrıca östrojen ve testosteron hormonlarının fonksiyonlarına zarar vererek meme kanseri, nedeni açıklanamayan kısırlığa neden olabiliyor.

Vücutta kalsiyum ile yarıştığından kemik erimesi ya da çocuklarda büyüme, gelişme geriliğine yol açabilir. D vitamini ve tiroid hormonu fonksiyonlarını bozabiliyor. Buna bağlı tiroitte nodüller, guatr adı verilen tablo görülebiliyor.

Tüm vücudu etkileyebilen sinir sisteminde nöronlara birikerek Alzheimer ve demans gibi psikolojik ve nörolojik hastalıklara da neden olduğu yönünde çalışmalar mevcut” ifadelerini kullandı.

“TENCERE VE TAVADA ÇİZİK VARSA KESİNLİKLE KULLANMAYIN”

Dr. Öğr. Üyesi Serhat Koran, son olarak pişirme esnasında kullanılması gereken yöntemler hakkında şu uyarılarda bulundu:
“Özellikle ocak ve fırın gibi sıcak yerlerde bu tür maddeleri kullanmamak gerekiyor. Asit ve tuz oranı yüksek gıdaları bu tür maddeler ile bir gün fazla tutmamalısınız. Onun dışında uzun vadeli saklama kabı olarak kullanmamamız gerekiyor.

Alüminyum tencere ve tavada çizik varsa kesinlikle kullanılmamalı. En ideali yağlı kağıt kullanımı olacak. Sıcakta kullanacaksak cam kap, döküm ya da paslanmaz tencere, tava tercih edilmeli.”

Yaza Fit ve Sağlıklı Girelim. İşte Öneriler !…

0

Yaza fit girmenin 8 altın kuralı! Yağ yakımını hızlandıracak öneriler

Yaşam tarzınızda ve beslenmenizde yapacağınız küçük değişiklikler ile fazlalıklardan kurtulup, yaza fit girmek mümkün. İşte sizi fazla kilolarınızdan kurtaracak 8 etkili öneri…

Pandemi ve soğuk havalar derken, sedanter (düzensiz fiziksel aktivite veya fiziksel aktivitenin olmadığı durum) yaşam tarzıyla geçirilen bir kış sonrasında, yaza girerken birkaç kilo fazlalık canınızı sıkmasın.

Kilo almanın asıl sebebinin, hareketsizlik ve düzensiz beslenme alışkanlığı olduğunun altını çizen Diyetisyen İrem Çelik, şunları söyledi: “Kış aylarında, gerek soğuktan gerekse pandemi sebebiyle gelen kısıtlamalar doğrultusunda, sedanter bir yaşam geçirdik. Evde olduğumuz bu dönemde, kontrol edilemeyen porsiyonlar, beslenme saatlerinin düzenli olmayışı, geceleri “atıştırıp yatmak” ve gün içerisindeki hareketimizin minimuma inmesi, maalesef kilo kazanımını tetikledi. Düzensizlikten alının fazla kiloları, bir düzen oturtarak, yaza fit girmek mümkün” dedi.

Diyetisyen İrem Çelik, yaza fit girmenin altın kurallarını anlatarak şunları açıkladı:

Şok diyetler denemeyin

6 ayda aldığınız kiloyu, 6 günde vermeye çalışmayın. Şok diyetler, günlük ihtiyacınızın çok çok altında kalori alımıyla kilo kaybettirmeyi hedefleyen diyetlerdir. Bazen sadece protein bazlı, sadece karbonhidrattan fakir ya da sadece sebze suları ile planlan şok diyetlerin temeli, az kalori alımı olduğundan metabolizmanın yavaşlamasına sebep olur. İlerleyen dönemlerde ise, metabolizmanın yavaşlamasına bağlı olarak kilo kaybetme hızı çok yavaşlar ve süreç buna paralel olarak çok uzar.

Tuzu azaltıp baharatları çoğaltın

Yemeklerin üzerine ekstra tuz eklemeyin. Salamuralardan, turşulardan uzak durun. Fazla tuz tüketimi, vücudunuzun ödem tutmasına sebep olur. Sağlıklı yetişkin bir birey için günlük 1-1,5 çay kaşığı tuz alımı güvenli ve yeterli aralıktadır. Tuzu bir tarafa bırakıp, baharatlara yönelin. Yemeklerinizi, salatalarınızı olabildiğince çeşitli baharatlarla süsleyin. Baharatlar metabolizmanın hızlanmasına yardımcı olur ve tokluk hissi uyandırır.

Yemek saatlerinizi planlayın

Karnınız acıkınca değil, öğün saatiniz geldiğinde yemek yiyin. Öncelikle, ana öğün saatlerinizi planlayarak işe başlayın. Ana öğünlerinizi, küçük ara öğünlerle destekleyin ki, ana öğünlerde yemeniz gerekenden fazlasını tüketecek kadar açlık hissetmeyin. Her öğün öncesinde mutlaka 1 su bardağı su için. Ana öğün ve ara öğünleriniz arasında 2 saatlik süreler olsun ve yemek yemeği uyumadan en az 2 saat önce kesin. Ara öğünlerinizde porsiyon kontrolüne dikkat ederek, meyve, süt, yoğurt, kefir, kuruyemiş gibi besinler tüketebilirsiniz.

Kızartmalardan uzak durun

Yaz sezonun gelmesiyle, mutfakta çok zaman geçirmek istemeyenler, hızlı çözüm olarak kızartmalara yönelebiliyor. Fakat aynı hızda ve daha sağlıklı çözümler olduğunu unutmayın. Kızartmak yerine, fırınlayın veya haşlayın. Öğle veya akşam yemeğinde tüketebileceğiniz baharatlarla güzelce tatlandırılmış sınırsız haşlama sebze, ihtiyacınız kadar et grubu ve yoğurt, hafif, kolay hazırlanan ve sağlıklı bir tercih olacaktır.

Yeşil çay tüketin

Günde 2-3 kupa kadar yeşil çay tüketebilirsiniz. Yeşil çayın bilinen antioksidan içeriğinin bağışıklığı güçlendiren etkisinin yanında, içerdiği polifenoller sayesinde yağ yakımını destekleyici etkisi de vardır. Yeşil çay düzenli tüketildiği takdirde, bel çevresinde kalınlaşmayı ve yağ birikimini engeller. Ara öğünlerinizde süt ile demleyeceğiniz yeşil çay, tokluk sürenizi de uzatacağından iyi bir ara öğün tercihi olabilir.

Su için

Yaz aylarında vücuttaki sıvı kaybı, kış aylarına kıyasla daha fazladır. Sıcaklarla beraber kaybettiğiniz suyu, mutlaka yerine koymaya çalışın. Günlük 10-12 bardak su hedefiniz olsun ve bu hedefe mutlaka ulaşın. Tüketmeniz gerek suyu arka arkaya, birden tüketmeyin. Gün içerisine dağıtarak tükettiğiniz su tokluk hissi yaratacaktır. Böylelikle öğün saatlerinde daha tok hissedilip, kontrol daha rahat sağlanır. Su en iyi ödem atıcı ve yaşlanma karşıtıdır, unutmayın.

Egzersiz yapın

 Günlük rutininize mutlaka egzersizi dâhil edin. 25-30 dakika ile başlayacağınız orta yoğunlukta bir egzersiz programı ile yağ yakımını destekleyebilirsiniz. Fazla yağlarınızdan kurtulmak istiyorsanız günlük 8000-10000 adım atın. Yağlanmayı önlemek için minimum 5000 adım atmanız gerekir. Egzersiz sürenizi kontrollü bir şekilde yavaş yavaş arttırmak, vücudunuzun şekillenmesine ve daha fit bir görünüm elde etmenize yardımcı olacaktır.

Uykunuzu düzene sokun

 Bedeninizin zinde ve dinç olması için uyku en önemli faktördür. Uykunuzu mutlaka düzene koymalısınız. Uyku saati ve ‘’Kaç saat uyunursa dinç uyanılır?’’ sorusunun cevabı kişiden kişiye göre farklılık gösterir. İlk hedefiniz sizin için ideal saat aralığını bulmak olmalı. Kilo vermeyi desteklemek için hormonlarınızın düzenli ve dengeli çalışıyor olması gerekir. Düzenli uyku, gün içerisinde salgılanan hormonların düzeni ve dengesi için elzemdir.

Yaza Girdiğimiz Bugünlerde Akrep, Kene ve Yılan Isırıklarına Dikkat !..

0

Akrep, kene ve yılan ısırığı gibi vakalarda yapılmaması gereken hatalar öldürebiliyor.

Prof. Dr. Ahmet Sebe, havaların ısınmasıyla kene ısırması, akrep ve yılan sokması gibi nedenlerle acil servislere başvuruların arttığını söyledi. Prof. Dr. Sebe, bu vakalara filmlerde görüldüğü gibi emme, kesme, buz koyma gibi bilim dışı müdahalelerde bulunulmasının sakat bırakma ya da ölümle sonuçlanabileceğini belirterek uyardı.

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Sebe, kene, yılan, akrep, örümcek gibi hayvan ısırıklarına bağlı çevresel acillerde artış yaşandığını kaydetti. Şubat- mart aylarından itibaren çevresel ve küresel ısınmadan dolayı yılan ve akrep sokmalarının erken dönemde başladığına dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Sebe, Çukurova bölgesinde yoğun olarak kene ısırmalarıyla da karşılaştıklarını belirtti.

Prof. Dr. Sebe, “Yaz aylarında yıllık ortalama 160-170 civarında yılan ısırmaları, 200 civarında akrep sokmaları ve 100 civarında kene ısırmalarıyla karşılaşıyoruz. Bunların kimisi günlük acil tedavi ile gönderdiğimiz hastalar, kimisi ağır vakalar oluyor. Ağır vakalar yoğun bakım tedavilerine ihtiyaç duyuyor” dedi.

GEÇ KALINIRSA KAN ZEHİRLENMESİ YAPIYOR

Kene ısırmalarında yapılması gerekenlerle ilgili bilgi veren Prof. Dr. Ahmet Sebe, “Kene ısırmalarında Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nden dolayı özellikle geç gelen vakalarda durum fark edilmezse ya da tedavi kendi başlarına yapılırsa bu hastalarda ciddi anlamda ölümler görülüyor. Çünkü kan zehirlenmesi yapıyor.

Hastanın erken dönemde hastaneye başvurması gerekiyor. Keneyi kesinlikle kendi başlarına çıkarmamalılar. Bir hekim gözetiminde çıkarılarak, tahlil, tetkik ve muayenelerinin yapılıp, tedavilerinin başlanması gerekiyor” diye konuştu.

KURBAN BAYRAMI ÖNCESİ KENE UYARISI

Prof. Dr. Sebe, yaklaşan Kurban Bayramı öncesi hayvanlarla temas edecek ya da açık alanda vakit geçirecek kişilere de şu uyarılarda bulundu:

“Önümüzde Kurban Bayramı var. Bu durumlara karşı özellikle hayvancılıkla uğraşanlar, veterinerler, kasaplar mutlaka kişisel korunma önlemlerini almaları gerekiyor. Vatandaşlarımız da doğaya çıktıklarında mutlaka vücutlarını örtecek şekilde kıyafet giymeliler. Ayrıca çorap da giyilmeli. Çünkü keneler vücuda en yakın yerden bulaşıyor.”

YILAN SOKMALARINDA HASTAYI HAREKET ETTİRMEYİN

Yılan, akrep, örümcek gibi hayvan sokmalarına karşı alınabilecek tedbirlerden de bahseden Prof. Dr. Sebe, ev çevresinin ve ortak yaşam alanlarının temizliğine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Yılan ısırmalarına maruz kalan hastaların hareketsiz bırakılarak, yürütülmeden, koşturulmadan en yakın sağlık kuruluşuna getirilmeleri gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Sebe, “Çevredekiler bu gibi durumlarda hastaya hiçbir şekilde kesme, emme, buz koyma gibi bilim dışı tedaviler uygulamasınlar. Biz burada panzehrini, ilacını gerekirse plazmasını vererek bu hastaların hayatlarını kurtarıyoruz” dedi.

HAYAT KURTARAYIM DERKEN KENDİNİZİ ZEHİRLEMEYİN

Özellikle bu tür çevresel aciller için filmlerde görülen kesme, emme,buz koyma gibi uygulamaların tehlikeli sonuçlara sebep olacağına vurgulayan Prof. Dr. Ahmet Sebe, şunları söyledi:
“Hep filmlerde görüyoruz; hayvan sokması ya da ısırması gibi durumlarda hemen ağzıyla emme ya da bıçakla kanatma gibi müdahaleler yapılmaya çalışılıyor. Bunlar tamamen bilim dışı uygulamalardır. Bu müdahalelerde hem kendinizi zehirleyebilirsiniz hem de yarayı enfekte edebilir, yaranın büyümesine neden olabilirsiniz.

Ayrıca zehrin daha çok yayılmasına sebep olursunuz. Hastanın sonradan sakat kalmasına ya da ölmelerine neden olabilecek bir durum meydana gelebilir. Bu yöntemlerin hiçbiri uygun tedavi yöntemleri değildir.”

Pandemi Sürecinde Obezite Sınırları Aşıldı !..

0

Diyabet ve Obezite Covid-19 yakalanma riskini arttırıyor.

Pandemi döneminde obezite sınırlarının aşıldığını ve bununla birlikte tip-2 diyabet hastalığı başta olmak üzere obeziteye bağlı hastalıkların arttığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Babek Tabandeh, “Obezite ve diyabet, diğer enfeksiyonlara yakalanma oranını arttırdığı gibi Covid-19 enfeksiyonuna yakalanma ve ölüm riskini de arttırmaktadır. Yoğun bakıma alınan obezite sorunu bulunan Covid-19 hastalarında ölüm oranları daha yüksek” dedi. 

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, Avrupa’da 60 milyon şeker hastası bulurken, bu rakam ise her geçen gün artış gösteriyor. WHO, beslenme başta olmak üzere fiziksel hareketsizlik gibi etmenlerin, diyabeti tetiklediğinin de altını çiziyor. Pandemi döneminde dünya genelinde artan kilo alımı hakkında uyaran uzmanlar, diyabet ve obezite gibi hastalıkların kişiyi enfeksiyona açık hale getirdiğini dolayısıyla virüste ölüm riskinin de arttığını belirtiyor. Bahçeşehir Üniversitesi (BAU) Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Bölümü Öğretim. Üyesi Dr. Babek Tabandeh, yoğun bakım ünitelerinde obezite sorunu olan hastaların ölüm oranlarının yüksek olduğu olduğunun altını çizerek, önemli açıklamalarda bulundu. 

BNWR3G Overweight woman buttoning up her jeans. Image shot 2010. Exact date unknown.

“PANDEMİ OBEZİTE VE DİYABET ORANLARINI ARTTIRDI”

Diyabet hastalığı olan kişinin kan şekeri değerlerinin yüksek olmasının genel olarak vücutta hastalıklara karşı insanları koruyan defans sistemini baskıladığını ve her türlü enfeksiyona karşı da direnci azalttığını belirten BAU Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Babek Tabandeh, obezitenin ise şeker hastalığı riskine davetiye çıkardığı ve kendi başına insan vücudunda mikropsuz bir iltihap durumuna neden olduğunu söyledi. Tabandeh, “Obezite ve diyabet varlığında diğer tüm enfeksiyonlara yakalanma oranı yüksek olduğu gibi Covid-19 enfeksiyonuna yakalanma riski de artmaktadır. Pandemi nedeniyle ortalama olarak toplumun vücut ağırlığında yükselme ve dolayısıyla ideal kilonun üzerine çıkılması ve hatta obezite sınırlarının geçilmesi son 1 yıldır tüm ülkelerde gözlemlenen bir gerçek. Obezitenin artışı, direkt olarak tip-2 şeker hastalığını tetiklediğinden dolaylı olarak Corona virüs pandemisinin obezite ve diyabet oranlarını arttırdığını söylemek mümkün. Buna kötü beslenme, gelecekteki belirsizlik nedeniyle stres ve enfeksiyonu şiddetli geçiren hastaların vücutlarında oluşan çeşitli defans sistemi salgı fazlalıkları ve buna ilaveten şiddetli vakalarda kullanılan steroid tipi ilaçlar dahil ağır tedaviler hayat kurtarıcı olmakla birlikte sınırda olan şeker hastalığı olan hastaları kontrolsüz diyabet veya daha ileri bir şeker hastalığı safhasına taşıyabilmektedir” dedi.

“COVİD-19 EZBERLERİ BOZDU”

Yıllarca solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle yoğun bakımlarda yatan hastalar arasında obezitenin ölüm riski üzerinde etkili olmadığının gözlemlendiklerini ve bu durumun pandemiyle değiştiğini ifade eden Dr. Babek Tabandeh, şunları söyledi; “Covid-19 enfeksiyonu bu ezberimizi de bozdu. Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle solunum yetersizliği sonucu yoğun bakıma yatırılan hastaların ölüm nedenleri arasında küçük damarlarda enflamasyon (yangı – iltihap) sonucu küçük pıhtıların oluşması ve damar tıkanmalarına bağlı oksijen taşıma işlevinin bozulmasıdır. Bu yangı obezite hastalarında zaten hep çok yüksektir ve bu nedenle Covid-19 enfeksiyonuna yakalanan ve obezite sorunu olan hastalarımızın yoğun bakıma ihtiyaç duyacak kadar solunum sorunu yaşamaları daha yüksektir. Ne yazık ki aynı mantıkla yoğun bakıma alınan obezite sorunu bulunan Covid-19 hastaları arasında ölüm oranları da daha yüksektir.

“KİLO ARTIŞI VE OBEZİTE SINIRLARI AŞILDI”

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de pandemi döneminde toplumda yaygın olarak kilo artışı ve obezite sınırlarının aşıldığını belirten Dr. Babek Tabandeh, buna bağlı olarak da başta tip-2 diyabet hastalığı olmak üzere obeziteye bağlı hastalıkların oranlarında artış gözlemlendiklerini söyledi. Dr. Tabandeh, “Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, obeziteye bağlı ortaya çıkan hastalık sayısı 200’e yakındır. Örneğin ölüm korkusu, işsiz kalma korkusu, ekonomik stres, kapalı yerde mahsur kalmak, gece ve gündüz döngüsü ve hayatın ritminin değişmesi her biri stresi hormonlarının salgılanmasını tetiklemek yolu ile obeziteye neden olabilmektedir. Yukarıda sayılan stres faktörlerinin hepsi pandemi ortamında toplumun ortak artmış sorunu. Sadece evde daha fazla kalmak, evde hamur işi yapıp daha çok yemek, spor salonlarının kapanması değil, hayatımızın ritminin bozulması, stresin artması ve belirsizlik de obezitenin artmasında çok etkili faktörlerdir”

“ENDİŞE VE KAYGIYI AZALTMAK ÖNEMLİ”

Obezite ve diyabetle ilgili dikkat edilmesi gerekenleri sıralayan Dr. Tabandeh, son olarak şunları ifade etti: “İşe beslenmeyi düzenlemek ile başlamak genellikle tavsiye edilse de beslenmemizi neden pandemi sürecinde bozduğumuzu hatırlayıp asıl bu konuya odaklanmalıyız. Covid-19 enfeksiyonu ile ilgili yeterli ve doğru bilgiye sahip olmak, boş korkulardan arınmak, bilim ve mantığı kullanarak yeterli önlem alırken gereksiz takıntılardan arınmak ve hayatı abartılı olarak kısıtlamamak bence ilk adım olmalı. Tabii ki kısıtlamalara uymalıyız, kuralları asla bozmamalıyız ve kendimiz, yakın çevremiz, sevdiklerimiz ve aslında tüm insanlığı korumak adına virüs ile mücadeleye ve önlem almaya devam edeceğiz. Ancak temiz hava almak, sosyal mesafeye dikkat ederek yasal saatlerde dış ortamda güneş, toprak, temiz hava gibi doğal koşullarla tekrar buluşmak, evde olsak bile hareketliliği arttırmak ve beslenmeyi düzenlemek alınabilecek önlemlerden bir kaçıdır. Gece ve gündüz ritmini tekrar düzeltmek, geceleri iyi uyumak ve sabah erken kalkmak, alışveriş listelerimizden suni gıdalar, katkı maddeler, koruyucular ve doğal olmayan tüm ürünleri çıkarmak. Yüksek kalori barındıran gıdaları (kuşkusuz en önemlisi karbonhidratlar yani şekerli, unlu ve nişastalı gıdalar) günlük beslenme programımızda mümkün olduğunca azaltmak ve hatta çıkarmak çok etkili olacak. Endişe ve kaygı stres hormonlarının salgılanmasını arttırır. Egzersiz bunu düzenlemek için çok etkili bir yoldur. Yani hareketlilik ve düzenli spor sadece kalori yakmaya değil aynı zamanda stres hormonlarını azaltmak yoluyla da kilo kontrol merkezini kilo vermek yönünde düzenler”

Türkiye’de An İtibariyle 27 Milyon 860 Bin 302 Kişi Aşılandı.

0
Sağlık Bakanlığınca, Kovid-19’la mücadele kapsamında uygulanan birinci ve ikinci doz toplam aşı miktarı saat 19.45 itibarıyla 27 milyon 860 bin 302’ye ulaştı. Kovid-19’la mücadelede uygulanan birinci ve ikinci doz aşı miktarı, son bir haftada 2 milyon 65 bin 144 arttı.

Sağlık Bakanlığının “covid19asi.saglik.gov.tr” adresinde yer alan anlık verilere göre, 23 Mayıs saat 19.45 itibarıyla uygulanan birinci doz aşı sayısı 15 milyon 947 bin 184, ikinci doz aşı 11 milyon 913 bin 118 oldu. Böylece toplam doz miktarı, 27 milyon 860 bin 302 olarak gerçekleşti.

Kovid-19’la mücadelede uygulanan birinci ve ikinci doz aşı miktarı, son bir haftada 2 milyon 65 bin 144 arttı.

İstanbul’da birinci doz aşı sayısı 2 milyon 691 bin 946, ikinci doz aşı sayısı 1 milyon 893 bin 423, toplamda 4 milyon 585 bin 369, Ankara’da birinci doz aşı sayısı 1 milyon 311 bin 343, ikinci doz aşı sayısı 1 milyon bin 921, toplamda 2 milyon 313 bin 264, İzmir’de ise birinci doz aşı sayısı 1 milyon 67 bin 607, ikinci doz aşı sayısı 827 bin 157, toplamda 1 milyon 894 bin 764 doz olarak kayıtlara geçti.

Zayıflamak Uğruna Yapılan 6 Hata !.

0

Birçok kişi fazla kilolarından kurtulmaya çalışırken, uyguladığı diyet sırasında kulaktan dolma, güvenilir olmayan yöntemler tercih ediyor.

Bilinçsizce yapılan beslenme hataları kilo vereyim derken aksine kilo almaya sebep olabiliyor. Sofra/Compass Group Türkiye Ülke Diyetisyeni Emel Terzioğlu Arslan, diyet yaparken en sık yapılan hataları, “Öğün atlamak, ekmeği kesmek, yağsız diyetler uygulamak, çok fazla diyet ürünü tüketmek, şok diyetler uygulamak ve mükemmel olmaya çalışmak” olarak sıralıyor.

Beslenmeye dair kuşkusuz her dönemin en popüler konularından biri diyet trendleri oluyor. Çevremizden sosyal medyaya kadar pek çok alanda bu konuda konuşan, her gün farklı bir şey söyleyenve kafamızı karıştıran birçok bilgiye rastlıyoruz. Ancak çoğumuzun zayıflamak uğruna aklını çelen, güvenilir olmayan bu moda diyetler,tersi etki yaratıp kilo almamıza ya da sağlığımızı bozmaya neden olabiliyor.

Sağlığımızı etkileyecek konularda her zaman işin uzmanlarından destek alınması gerektiğini vurgulayan Diyetisyen Emel Terzioğlu Arslan, diyetlerde en sık yapılan 6 hatayı şöyle sıralıyor;

Öğün atlamak ve uzun süre aç kalmak

Zayıflamak uğruna öğün atlamak ve saatlerce aç kalmak en sık yapılan hatalardan biri olup, sanılanın aksine genelde kilo alımıyla sonuçlanıyor. Çünkü uzun süre açlığa maruz kalan metabolizma, daha yavaş çalışmaya başlıyor ve böylece harcadığımız enerji de azalıyor. Bu durumda kan şekeri de düştüğü için hem bir sonraki öğünde besin alımı artıyor hem de tatlı isteği oluşuyor. Bu nedenle 3 ana öğün mutlaka yenmeli ve ihtiyaca göre beslenme planına ara öğünler eklenmelidir.

Ekmeği kesmek

Birçok kişinin özellikle zayıflama diyetlerine başladığında ya da sağlıklı beslenmeye karar verdiği ilk andayaptığı şeylerden biri, ekmeği beslenmesinden çıkarmak oluyor. Oysa hiç ekmek yememek, B grubu vitaminleri, folik asit, E vitamini ve lif gibi birçok besin öğesinden mahrum kaldığımız anlamına geliyor.Kalori değerleri daha düşük olan tam tahıllı ekmekler, midedeki sindirimi yavaşlattığındanve mide boşalmasını geciktireceğinden daha uzun süre tok kalmayayardımcı oluyor.

Yağsız diyetler uygulamak

Uygulanan tamamen yağsız diyetler, yağda eriyen vitaminlerin (A, D, E ve K) emilimini engelliyor; bu vitaminlerin eksikliği ise bazı hastalıklara neden oluyor.Hormon metabolizmasının düzeninin bozulmaması için mutlakabelirli miktarda yağıntüketilmesi gerekiyor.Aynı zamanda yağ, tokluk sağlayan en önemli besin öğelerinden biridir. Dolayısıyla hiç yağ içermeyen bir diyette, günlük enerjinin sağlanması için çok daha fazla yemek yemek gerekir. Özellikle esansiyel yağlar olan omega 3 (balık, ceviz, keten tohumu), omega 6 (ayçiçek yağı, fındık yağı gibi bitkisel yağlar) ve omega 9 (zeytinyağı) sağlıklı beslenme programında dengeli bir şekilde mutlaka yer almalıdır.

Çok fazla diyet ürünü tüketmek

Modern hayatla birlikte paketli ürünler beslenmemizin en önemli parçası haline geliyor. Diyet ürünlerde bu sektörde oldukça büyük bir pazar payına sahip. Diyet ürünleri gerçekten zayıflamamıza yardımcı oluyor mu? Sorusunun cevabı ise “hayır”.Diyet adı altında birçok ürün, aslında sağlıksız bir sürü madde içeriyor. Şeker yerine glikoz şurubu, elma suyu konsantresi, yüksek fruktozlu mısır şurubu gibi sağlığımızı tehdit eden ve birçok kronik hastalık riskini artıran maddeler ekleniyor. Bu ürünleri diyet olduğunu düşündüğümüz için çok daha fazla tüketiyoruz. Oysa ürünlerin içine eklenen bu maddeler, vücutta insülin hormonunun daha fazla salgılanmasını sağlayarak sık sık acıkmamıza neden oluyor. Bu durumda hem karnımız doymuyor hem de lezzet konusunda tatmin olmuyoruz.

Mükemmel olmaya çalışmak

Diyet yaparken kusursuz olmaya çalışmak da yaptığımız sık hatalardan biri. Çünkü bunu yapmaya çalışırken motivasyonumuzu kaybedip diyetten uzaklaşma olasılığımız artıyor. Eğer listenizde olmayan kalorili bir gıdatükettiyseniz ertesi gün bir ara öğünü eksilterek ya da aktiviteyi arttırarak bunu dengeleyebilirsiniz. Her zaman bir B planı olmalıdır. Bu konuda en önemli nokta, sağlıklı yaşamayı hayat tarzı haline getirebilmektir. Yediklerinizi dengeleyerek fiziksel aktiviteyi artırmak, fit ve sağlıklı bir bedene kavuşmanıza yardımcı olacaktır.

Şok diyetleri uygulamak

Tek çeşit beslenmeye dayalı, çeşitli kürler içeren ve çok düşük kalorili diye her yerde gördüğümüz sağlıksız diyetleri uygulamak bedenimize verdiğimiz en büyük zararlardan biri. Bu diyetlerde hızla kaybettiğimiz kilo, su ve kastan gidiyor. Yani kilo verdiğimizi düşünüyoruz ancak bedenimiz bundan olumsuz etkileniyor. Verilen birkaç kilo da aynı hızla geri alınıyor. Bu nedenle ağırlık kaybı programlarında, yağ dokularının azalması hedeflenmeli. Çünkü yağlardan veremediğimiz her kilo bedenimize geri dönmeye mahkûm oluyor. Kısa vadeli mutluluklar yaşamamak için sağlığı tehlike atan şok diyetlerden uzak durulması gerekiyor.

Ebeveynler Çocuklarını Hangi Cümlelerle Takdir Etmeli?

0

Çocuklarda doğru davranışları pekiştirmek, doğru davrandıklarında tanımlayıcı takdir almaları ile mümkün olabiliyor.Çocukların takdir, övgü ve ödül gibi olumlu geri bildirim aldıkları davranışları, tekrar yapmaya daha eğilimli olduklarını vurgulayan uzmanlar,ebeveynlerinhangi davranışları takdir ettiklerini açık ve net olarak belirtmeleri gerektiğini ifade ediyor. Uzmanlar, ‘sen çok zekisin, çok çalışkansın, sen herkesten güzelsin’ gibi övgülerin çocuklarda yanlış algılara sebep olduğunu belirterek bu tür sözler yerine çocuğun olumlu davranışlarının takdir edilmesini öneriyor.

Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Emel Sarı Gökten, çocuklarda olumlu davranışları pekiştirmenin yöntemleri ile ilgili ailelere önemli tavsiyeler paylaştı.

Çocuklar doğru davrandıklarında takdir edilmeli

Çocuklarda olumlu davranışları pekiştirmenin doğru davrandıkları zamanlarda tanımlayıcı takdir almalarına bağlı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Emel Sarı Gökten,“Anne ve babalar çoğunlukla çocuklarının olumsuz davranışlarından yakınıyor ve bunları nasıl azaltacaklarını öğrenmek istiyorlar. Olumsuz davranışlarından yakınıldığı zaman ilk önce yapılması gereken, çocuğun olumsuz davranışı yapmayıp daha doğru davrandığı zamanları takip etmektir.” dedi.

Troubled teenage girl and her mom are looking at each other and talking while sitting at home

Takdir ve övgüler olumsuz davranışları azaltıyor

Ebeveynlerin yakındıkları davranışların olumlu versiyonunu gördüklerinde söz konusu davranışı takdir etmeleri gerektiğini belirten Doç. Dr. Emel Sarı Gökten,“Çünkü biliyoruz ki çocuklar takdir, övgü ve ödül gibi olumlu geri bildirimler aldıkları davranışları tekrar yapmaya daha eğilimlidir. Tekrar edilen olumlu davranışlar ise olumsuz davranışların görülme sıklığını azaltıyor.” ifadelerini kullandı.

Çocuklar emekleri ve çabaları için takdir edilmeliDoç. Dr. Emel Sarı Gökten, “Tanımlayıcı takdir dediğimizde, tam olarak neyi övdüğümüzü çocuğun anlamasından bahsediyoruz” diyerek sözlerine şöyle devam etti:

“Tanımlayıcı takdirde ‘Ben söylemeden odanı toparlayıp temizlediğin için teşekkür ederim’, ‘kardeşinle böyle güzelce oyun kurup oynadığınız için size bravo’ gibi cümleleri örnek gösterebiliriz. Anne ve babalar sadece ‘aferin’ ya da sadece ‘teşekkürler’ dediğinde çocuk tam olarak neyin bu övgüyü aldığını anlamayabilir. Takdir ve övgü dendiğinde bazı ailelerin ‘sen çok zekisin, çok çalışkansın, sen herkesten güzelsin’ gibi etiketlemeye yönelik cümleler kurduklarını görüyoruz. Çocukları överken sahip oldukları fiziksel ya da bilişsel özellikleri vurgulayarak değil, onların gösterdikleri emeği, çabayı ve doğru davranışı övmeliyiz.”

Bilişsel özelliklere dayalı övgüler zarar verebiliyor

Fiziksel ya da bilişsel özelliklere dayalı bir övgünün çocukta ‘ben zaten zekiyim, ben herkesten akıllıyım’ gibi benlikle ilgili değerlendirmelere ve kafa karışıklıklarına yol açacağına dikkat çeken Doç. Dr. Emel Sarı Gökten, “Bazı çocuklar o kadar çok bu yakıştırmaları duyarak büyürler ki kendileri ile ilgili gerçekçi olmayan ya da zaten çok zeki olduklarını düşünmeye başladıkları için çalışmaya gerekli olmadığı yönünde yanlış algılara sahip olmaya başlıyorlar. Bu da çocuğun kendi kapasitesini kullanma, çalışma ve emek verme azmini engelliyor.” dedi.

Günde İki Bardak İçilen Süt Açlık Hissini Gideriyor !

0

Ramazan ayından sonra bayramın gelmesiyle birlikte alınan kiloların sağlıklı bir şekilde verilebilmesi ve açlık hissinin giderilmesi için günde iki bardak süt içilmesi öneriliyor.

Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Prof. Dr. Neriman İnanç, düzenli olarak her gün içilen iki bardak sütün dengesiz ve sağlıksız beslenmeyle alınan kiloları önlemede önemli bir rol oynadığını açıkladı.

Sağlıklı olmak için vazgeçilmez bir besin olan sütün aslında hayatın her döneminde mutlaka tüketilmesi gerektiğini vurgulayan İnanç, “Fazla kilo’ neredeyse çağımızın temel sorunu. Kilo sorununun minimum düzeye inmesi için sağlıklı ve uzun süre tok tutan glisemik indeksi yüksek yiyecekler tüketilmesi gerekir. Düzenli olarak her gün içilen iki bardak süt de dengesiz ve sağlıksız beslenmeyle alınan kiloları önlemede oldukça önemli” dedi.

Sağlıklı süt tüketiminin temel kuralının, ambalajlı sütleri tercih etmek olduğunu belirten İnanç, uzun ömürlü sütün tamamen kapalı ortamda, ışık ve hava gibi dış etkenlerle teması önleyen aseptik ambalajlarda doldurulduğunu vurguladı. İnanç ayrıca, açıkta satılan sütü mikroplardan tamamen arındırmak için, 90 ila 95 derecede 10-15 dakika kaynatmak gerektiğini, sütün kaynatıldıktan sonra, içindeki vitaminler başta olmak üzere besin değerlerinin yüzde 50 ila 90 oranında azaldığını da sözlerine ekledi. 

Covid-19 Beslenme Alışkanlıklarını Bozdu, Diyabetli Sayısı Artacak!.

0

Türkiye de hergün 87 kişi diyabetten ölüyor! %55 i kadın !

Koronavirüs kısıtlamaları sonucunda evlerde geçirilen sürenin artmasıyla hareketsiz yaşam ve sağlıksız beslenme normalleşti, evde canı sıkılan kendini yemeğe verdi. Bu nedenle uzmanlar, diyabetin koronavirüsün etkisiyle daha da artacağına dikkat çekiyor. Türkiye’de her gün 87 kişi diyabetten hayatını kaybederken 10 yıl içerisinde diyabetten ölenlerin sayısının yüzde 50 artması bekleniyor. Et ve hamur ağırlıklı beslenme alışkanlıkları nedeniyle Güneydoğu ise en riskli bölge.

‘Kendilerini yemeğe verdiler’

Koronavirüsün yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında değişime neden olduğunu belirten Türkiye Metabolik Cerrahi Vakfı Başkanı Alper Çelik, “Evde geçirilen süreler arttı. Daha öncesinde en kötü ihtimalle iş için dışarı çıkan, yürüyüş yapan insanlar bile gün içerisinde 100-200 adım atıyor sadece. Ayrıca evde canı sıkılan insanlar kendini yemeğe verdi. Gün boyu hamur işleri, tatlılar tüketiliyor. Bunlar da diyabetin en büyük nedenleri. Pandemi süresince tüketilen sağlıksız yiyecekler, içecekler ilerleyen dönemlerde diyabet olarak geri dönecek” dedi.

Kan şekerinizi ölçtürün

İş yaşamında stresin artmasına, sağlıksız beslenmeye ve hareketsiz bir yaşam nedeniyle diyabetin yaygınlaştığını aktaran Çelik “Ülkemizde düzenli spor yapma kültürü fazla gelişmemiştir. Bu da hareketsiz bir yaşamı beraberinde getirir ve diyabet riskini artırır. Ayrıca yetersiz ve kötü beslenme alışkanlığı da diyabete davetiye çıkaran bir başka faktör. Fast-food ve hazır yemek kültürünün artmasıyla birlikte diyabet oranlarında da artış meydana geldi. Diyabete zemin hazırlayan hamurlu, yağlı ya da şekerli yiyeceklerden uzak durmak ve düzenli olarak kan şekeri ölçümü yaparak diyabeti kontrol altında tutmak alınabilecek en önemli tedbirlerdir” diye konuştu.

Türkiye 3. sırada

Türkiye’nin Avrupa genelindeki diyabet hastalarının sayısına bakıldığında, Rusya ve Almanya’nın hemen ardından 3. sırada geldiğine dikkat çeken Çelik, “Bu Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 15’inin şeker hastası olduğunu gösteriyor. Ülkemizde diyabet hastalığı ile ilgili farkındalığı olan kişi sayısı da oldukça düşük. Diyabet hastası olan kişilerin üçte biri kendisinde bu hastalığın olduğundan haberdar değil. Türkiye’de her 5 kişiden yalnızca 1’i diyabet hakkında bilgi sahibi” ifadelerini kullandı. 

En çok Güneydoğu’da Türkiye’de 8 milyonun üzerinde diyabet hastası olduğunu aktaran Çelik, şu bilgileri verdi: “Güneydoğu yeme alışkanlıkları nedeniyle diyabetli sayısında yüzde 17 ile ilk sırada. Güneydoğuyu  yüzde 11 ile Akdeniz, yüzde 10 ile Karadeniz izliyor. İç Anadolu’da yüzde 8.1’ken, Ege’de 7.9, Marmara’da ise 6.6 oranında dağılım var. Dünyada her yıl 4 milyon kişi diyabetten ölürken çok daha kötüsü 10 yıl içerisinde diyabetten ölenlerin sayısı yüzde 50 daha artacak. Türkiye’de de her gün 87 diyabet hastası yaşamını kaybediyor. 

Başparmaktan Anjiyo İşlemi Yapıldı

0

SANKO Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetin tarafından uygulanan ‘başparmaktan anjiyo’ yöntemi hastanın konforu açısından büyük avantaj sağlıyor.

Başparmaktan anjiyo (enfiye kutusu- snuffbox) yaklaşımının birçok tıbbi avantajı olduğunu belirten Prof. Dr. Çetin, bu avantajları şöyle sıraladı:

“1. Anjiyo sırasında ele kan akışı radial arterin yüzeysel dalı yoluyla devam eder.

2. Erişim alanının hemen altındaki sert yapılar (Örneğin karpal kemikler) işlem bitiminde damara baskıyı kolaylaştırır ve kanama daha hızlı durur.

3. İşlem sonrası kanı durdurmak için bilek çevresine baskıya gerek olmadığı için işlemden sonra bileğin serbestçe hareket etmesini sağlar, bu da elin venöz (toplardamar) tıkanıklığını azaltır ve eldeki şişmenin verdiği rahatsızlığı önler.

4. Girişim sırasında damarda oluşabilecek vazospazm(damar büzüşmesi)ve hematom durumunda, operatör kolaylıkla geleneksel radial yaklaşıma geçebilir.

5. Kronik böbrek hastalığı olan hastalar için, vasküler geleneksel radial yaklaşımda damardaki olası yaralanma hemodiyaliz için bu bölgenin kullanılmamasına neden olur. Dolayısıyla, enfiye kutusu yaklaşımı gelecekteki arterio-venözfistül ihtiyacı için damarı korumuş olur.

6. Enfiye kutusu yaklaşımı radial damarı daha çok korur ve potansiyel koroner arter baypas cerrahisi adaylarında yedek damar olarak kullanılmasına olanak tanır.”

KORONER ANJİYOGRAFİ

Prof. Dr. Çetin, koroner anjiyografinin, kalp damarlarının görüntülenmesi veya başka deyişle kalbi besleyen damarların röntgeninin çekilmesi olduğunu söyledi.

Anjiyo işleminin lokal anestezi ile yapıldığını, anjiyo sırasında hastanın uyanık olduğunu ve ağrı hissetmediğini anımsatan Prof. Dr. Çetin, bu işlemin yaklaşık 15 dakika kadar sürdüğünü kaydetti.

KORONER ANJİYOGRAFİ NASIL YAPILIR?

Koroner anjiyografinin kalp damarlarını görüntüleyebilmek için kasık damarından (femoral arter) veya el bileğinden (radial arter) girilerek yapılabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Çetin, şu bilgileri paylaştı:

“Damar giriş yerine lokal anestezi yapılır ve damar içine kılıf yerleştirilir, bu işlem hafif ağrılı olabilir. Sonraki işlemler ağrısızdır.

Damar kılıfından girilen kateter (ince plastik borucuk 1.5-2 mm.) ile kalbi besleyen damarlara ulaşılır. Kateter yoluyla koroner damarlara opak madde (boya) verilerek koroner damarların filmi çekilir.”

KASIKTAN ANJİYOGRAFİ

Kasık damarından (femoral arter) anjiyonun, işlem sonrası en az 4-6 saat yatakta kalmayı gerektirmesi ve damar sorunlarının kola göre daha fazla olması nedeniyle, hasta için daha sıkıntılı olduğunu anlatan Prof. Dr. Çetin, “Ancak bazı kompleks balon-stent işlemlerinin yapılabilmesi için kasık damarının daha büyük olması bir avantajdır” ifadelerini kullandı.

KOLDAN ANJİYOGRAFİ

Koldan anjiyonun el bilek damarından (radial arter) girilerek yapıldığını vurgulayan Prof. Dr. Çetin, şöyle devam etti:

“Koldan anjiyo, hasta konforu bakımından kasıktan anjiyodan daha üstündür. Koldan anjiyo sonrası hasta hemen ayağa kalkabilir. Bilek damarında (radial arter) anjiyoya bağlı sorun çıkma ihtimali çok daha düşüktür.

Bunun dışında çok yakın zamanda tanımlanan ve giderek popülerliği artan ve hastanemizde de uyguladığımız baş parmak(enfiye kutusu- snuffbox) yaklaşımı, geleneksel radial(koldan) erişime göre çok sayıda avantaja sahiptir. Bu yaklaşımda hasta kolunu daha rahat bir pozisyonda tuttuğundan işlem hem hasta hem de operatör tarafından daha konforlu geçer.”

HANGİ YÖNTEM TERCİH EDİLMELİDİR?

Bu yöntemlerden hasta için hangisinin daha iyi olacağının yapılacak işleme göre değiştiğinin altını çizen Prof. Dr. Çetin, “Anjiyo öncesi, hastanın durumu ve yapılacak işleme göre kasıktan mı, koldan mı yapılacağına doktor ve hastanın birlikte karar vermesi gerekir” diye konuştu.

İyi Bir Uyku ile Virüsü Yok Edebiliriz

0

Son bir buçuk yıldır koronavirüsten dolayı oldukça stresli ve kaygılı bir süreçten geçiyoruz. Bu da uyku düzeninin değişmesine sebep oluyor. Oysaki uyku ve bağışıklık sistemi arasında yakın bir ilişki var o yüzden özellikle bu dönemde uyku düzenimize çok dikkat etmemiz gerekiyor.  İyi bir uyku ile virüsü uykuda bile yok edebiliriz.

Sağlık açışından oldukça hassas bir dönem geçiriyoruz. Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüse karşı bağışıklık sisteminin güçlü olması ise büyük önem taşıyor.  Uzun zamandır evlerdeyiz hareketsizlik, sağlıksız beslenme ve özellikle uyku düzeni bu sistemi oldukça etkiliyor.  Uyku süresinin ve saatlerinin bozulması, vücudun iç saatini de bozduğunu belirten Romatem Bursa Nöroloji Uzmanı Dr. Nermin Çalışır, virüse karşı savaşı kazanmak için bu düzeni sağlam tutmamız gerektiğin altınıı çizdi.

Uyku Doğal Antioksidan Etkisi Yaratabilir

Çalışır sözlerini şöyle sürdürdü: “Merkezi sinir sistemi, bağışıklık sistemi ve  otonom sinir sistemi arasında ortak sinyallerin (nörotransmitterler, hormonlar ve sitokinler) aracılık ettiği çift yönlü bir iletişim mevcuttur. Farklılaşmamış T hücresi sayısı gibi bağışıklık parametreleri ve pro-enflamatuar (iltihap  reaksiyonu oluşturan )sitokinlerin üretimi, erken gece uykusu sırasında zirve yapmaktadır.Sitotoksik doğal öldürücü hücreler gibi dolaşımdaki çok sayıda bağışıklık hücresi ve anti-inflamatuar sitokin aktivitesi ise gündüz uyanıklık sırasında en fazladır”

Uyku Grubun Hangisi ? Tavuk mu, Baykuş Mu?

Çalışır, “Gece standart uyunması gereken bir saat dilimi yoktur, her insanın uyku süresi ve uykunun başladığı -bittiği saatler farklılık gösterir. “Tavuk” veya “baykuş” uyku grubu olacağımızı genetik faktörler belirliyor. Uyku saatlerimizi ve süresini bilmek ve bunlara uygun saatlerde yatıp kalkmak, sağlıklı bir uykunun ilk şartıdır.  Normalde uykuya dalma süresi 10-30 dakika arasında değişir. Uykuya dalma süreniz 30 dakikayı geçiyorsa genel olarak anormal kabul ediyoruz. Bu süreyi uzatanların başında gelen teknolojik cihazların, cep telefonu, tablet, dizüstü bilgisayarın uyuduğunuz alanda olmaması gerekir. Uyku uyuyacağınız  saatlerde televizyon izlemek,cep telefonundan-tabletten mavi ışıkla okuma yapmak, sosyal medyayı takip etmek vücudunuzun normal düzenine aykırı davranmaktır. O gece uyuyamamış olsanız bile, her zamanki saatinizde kalkın ve gün içinde uyumaya çalışmayın. Vücudumuz o geceki uykusuzluğu ertesi gece telafi eder.  Sabah daha geç kalkarak bunu düzeltemezsiniz “ dedi.

Uyku Sağlığı Birkaç Adıma Bağlı

Uyku için yatak odası gibi bir yerin tercih edilmesi gerektiğine dikkat çeken Çalışır sözlerine şöyle devam etti; “  Televizyon karşısında, koltukta yapılan kısa kestirmeler gece uykusunu bozabilir. Televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi elektronik eşyalar uyku odasında bulunmamalıdır.  Normal uyku gece-karanlıkta uyunan uykudur. Uykuda salgılanan melatonin hormonu karanlıkta aktive olur, 23:00 – 02:00 arasında en üst seviyeye ulaşır. Bu saat dilimleri arasında uykuya dalmak uyku kalitesini artırmaktadır. Uykusuzluk çekiyorsanız akşam 20.00’den sonra ise herhangi bir besin tüketilmemelidir. Özellikle çay kahve gibi uyarıcılardan uzak durmak önemlidir. Yatağa yatılmasına rağmen 30-45 dakika uykuya dalamadıysak yataktan çıkıp, farklı bir odada kitap okuyarak tekrar yatmak faydalı olabilir”

Tuvalet Eğitimine 20 Aylıktan İtibaren Başlanmalı!..

0

Tuvalet eğitiminde 8 kritik nokta!

Tuvalet eğitimine ortalama 20 aylıktan itibaren başlanabileceğini belirten uzmanlar, çocukların genel olarak 18-36 aylık olduklarında bu alışkanlığı kazanabildiğini belirtiyor. Tuvalet eğitimine başlarken çocuklarla göz teması kurarak konuşulmasını öneren uzmanlar, neler yapmaları gerektiğini adım adım göstermenin faydalı olacağını ifade ediyor. Uzman Klinik Psikolog Ayşe Şahin, çocuklara tuvalet eğitiminde yapılması gerekenleri belirterek sık yapılan yanlışlara değindi.

Uzmanlara göre tuvalet eğitiminde annenin kararsız tutumu ve ısrarcı yaklaşımlar en sık yapılan yanlışların başında geliyor. Uzmanlar başarılı bir tuvalet eğitimi için yapılması ve yapılmaması gerekenleri 8 başlıkta sıralıyor…

3 yaş sonuna kadar tuvalet eğitimi kazanılabilir.

Genel olarak çocukların 18-36 aylık olduklarında tuvalet alışkanlığı kazandıklarını belirten Uzman Klinik Psikolog Ayşe Şahin, “Çocuklar ortalama olarak 20 aylık olduklarında tuvalet eğitimine başlayabilmek için yeterli olgunluğa ulaştıkları düşünülebilir. Ancak bazı çocuklar 18’nci ayda bazıları ise 24’ncü ayda bu olgunluğa ulaşabilmektedir. Bireysel farklılıkları göz önünde alırsak çocuklarda tuvalet eğitiminin tam olarak kazanılmasının 3 yaşın sonuna kadar devam edebileceğini söyleyebiliriz.” dedi.

Çocuğun tuvalet eğitimine hazır olduğunu nasıl anlarız?

Çocuğun tuvalet eğitimine hazır olduğunu anlamak için üç önemli kritere dikkat edilmesi gerektiğini belirten Ayşe Şahin, kriterleri şöyle sıraladı;:

– Mesane kontrolü: Çocuğun gün içinde tuvaletini defalarca az miktarlarda yapmak yerine bir kaç kez ancak yeterli miktarda yapması gerekir. Bezleri 2-3 saat gibi aralıklarla açıldığında kuru kalabilmelidir. Tuvalete gitme ihtiyacını ebeveynlerine mimikleriyle ve duruşuyla ifade edebilmelidir.

– Bedensel gelişim: Çocuğun el, parmak ve göz koordinasyonu çeşitli objeleri kavrayabilecek ve söküp takabilecek kadar gelişmelidir. Ayrıca üstünü çıkarmak, ellerini yıkamak gibi temel öz bakım becerilerini yerine getirebilmelidir.

– Zihinsel gelişim: Çocuk yüzündeki organları gösterebilmeli, mutfak veya banyo gibi belirli bir yere kendi gidebilmeli, basit işlerde ebeveynlerini taklit edebilmeli, kendisinden istenilen bir oyuncağı getirebilmelidir. Ayrıca isteklerini basit sözcüklerle de olsa ifade edebilmelidir.

Mother pointing at potty, child happy at succeeding

Göz teması kurarak konuşulmalı

Çalışmaya başlamadan önce ebeveynlerin çocuklarını karşılarına alarak onun hizasında olup göz teması kurarak konuşmaları gerektiğini aktaran Şahin, “Artık büyüdüğünü, idrarını ve kakasını bezine değil, büyükler gibi tuvalete yapabilecek bir duruma geldiği söylenebilir. Artık bezlenmeyeceği de ifade edilebilir. Tuvalete gitmek, klozetin kapağını açmak, pantolonunu indirmek, oturmak, sifona basmak gibi davranışları nasıl yapması gerektiğinin model olarak gösterilmesi faydalı olacaktır.” dedi.

15586176 – babies toddlers sitting on chamber pot and playing with toys

Bu yanlışları yapmayın!
Uzman Klinik Psikolog Ayşe Şahin, tuvalet eğitiminde en sık yapılan yanlışları şöyle sıraladı:

– Çocuğunun hazır olmaması: Aileler bir an önce bezden kurtulmak için çocuk henüz hazır olmadan başlayabiliyorlar.

– Annenin kararsız tutumu: Tuvalet eğitimine başladıktan sonra dışarı çıkma gibi nedenlerle çocuğa tekrar bez takılması, bu tuvalet alışkanlığının öğrenilme sürecini zorlaştırıp uzamasına neden oluyor.

– Psikolojik nedenler: Yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi ve kreşe başlama gibi süreçler, çocuğun zaten bir sorunla baş etmeye çalıştığı dönemlerdir. Bu dönemlerde tuvalet eğitimine başlamak uygun değildir.

– Israrcı tutum: Ebeveynin ısrarcılığı çocuğun inatlaşarak istenen davranışı yapmasına engel olabilir. Problemler olsa da sabırlı ve sağduyulu bir tutum bu alışkanlığın kazanılmasına destek olacaktır.


Tuvalet eğitiminde 8 kritik nokta!
Tuvalet eğitiminde 8 kritik nokta!

Duy Sesimi : “Çalışmak Üretmek İstiyorum”

0

Duy Sesimi Kamu Spotu 1

Medya ve İletişim Akademisi Derneği tarafından yürütülen Dezavantajlı Grupların istihdamına yönelik AB Projesinin Kamu Spotu

Duy Sesimi : “Çalışmak Üretmek İstiyorum”

0

Duy Sesimi : “Çalışmak Üretmek İstiyorum” Kamu Spotu 2

Medya ve İletişim Akademisi Derneği tarafından yürütülen Dezavantajlı Grupların istihdamına yönelik AB Projesinin Kamu Spotu

“Çocuklar Tehdit Altında!”

0

Uzman Diyetisyen Dilara Koçak, çocukların sağlıklı beslenmesi konusunda aileleri uyararak, “Çocuklar tehdit altında. Çocukların anne ve babasından daha kısa ömürlü olma ihtimali korkutucu” dedi.

Öğrencilerin akademik gelişimleri kadar fiziksel ve ruhsal gelişimlerine de öncelik veren TED Rönesans Koleji, bu konuda velilerin bilinçlendirilmesi kapsamındaki çalışmalarına bir yenisini daha ekledi. Kolej, “Kantinsiz Okul Uygulama”sının ardından, Dilara Koçak’ın katılımıyla, velilere yönelik “İyi Yaşam ve Sağlıklı Beslenmenin İpuçları” konulu bir seminer düzenledi.

HER 5 ÇOCUKTAN 1’İ OBEZ

Çocukların günümüzdeki hatalı beslenme alışkanlıkları konusunda bilgi veren Koçak, Türkiye’de son yıllarda kilo ve obezite probleminin arttığına dikkat çekti. Uzman Diyetisyen konunun ciddiyetini vurgulayarak, “Türkiye’de her 5 çocuktan biri kilolu veya obez. Çocuklukta kilolu olanların yüzde 30’u yetişkinlikte obez. Obez çocukların damar yaşı daha yüksek. Günde 3 saatten fazla TV seyreden çocuğun kilolu olma ihtimali diğerlerinden yüzde 45 daha fazla. Aile ile yemek yiyen çocuklar daha az yağlı besleniyor ve obez olma ihtimalleri daha düşük” dedi.

Şişmanlık nedenleri arasında genetik faktörleri, enerji alımı ve harcamasındaki dengesizliği, fiziksel aktivite yetersizliğini, yemek alışkanlıklarını ve hormonal bozuklukları sıralayan Koçak, velilere şu uyarılarda bulundu: “Yemeği ödül veya ceza olarak kullanmak tatmin algısını etkileyebiliyor. Anne – babanın mükemmellik beklentisi, beslenme konusunda çocuğu kontrolsüz hale getirebiliyor.”

ÇOCUKLARIN YARISINDA DEMİR EKSİKLİĞİ VAR

Koçak, yanlış beslenme nedeniyle çocukların çok ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu belirterek, diyet yapma yaşının 9 – 11 aralığına indiğine, ergenliğe giriş yaşının da düştüğüne, özellikle kız çocuklarında yeme bozukluğunun gizli ilerleyebildiğine işaret etti.

Demir eksikliğine de dikkat çeken Koçak, “Okul çağı çocukların yarısında demir eksikliği var. Çocuklarda demir eksikliğinin belirtileri, yorgunluk, uyku hali, dikkat toplayamama. Aileler bu belirtilere dikkat etmeli. Demir eksikliğine karşı çocuklar, kırmızı et, pekmez, kuru üzüm, kuru kayısı ve C vitamini içeren yiyecekler tüketmeliler” dedi.

GAZLI İÇECEK VE SÜT UYARISI

Çocuklara günde 45 miligramdan fazla kafein önerilmediğini belirten Koçak, bunun da 43 gram çikolata ya da 355 miligram gazlı içeceğe karşılık geldiğini söyledi. Koçak, “günde 3 bardak sütten fazlası da şişmanlığı tetikleyebilir” dedi. Dilara Koçak, kahvaltı yapan çocukların daha sağlıklı ve okulda daha başarılı akademik performans sergilediklerinin de altını çizdi.

Uzman Diyetisyen Koçak daha iyi bir yaşam kalitesi için ise şu önerilerde bulundu: “Sadece aldığınız kalori miktarına odaklanmayın. Günlük yaşam aktivitenizi arttırın. Beslenmenizde denge ve çeşitliliği önemseyin. Hiçbir besinin tek başına mucizevî bir özelliğe sahip olmadığı gibi, suçlu da olmadığını hatırlayın.”

KANTİNSİZ UYGULAMA, OBEZİTEYLE MÜCADELENİN İLK ADIMI

TED Rönesans Koleji, öğrencilerin günün büyük bir bölümünü okulda geçirdikleri gerçeğinden yola çıkarak, işlenmiş gıdalar ve obeziteyle mücadeleyi okul yaşamının bir parçası haline dönüştüren “Kantinsiz Okul Uygulama” başlatmıştı. Uygulama çerçevesinde, okulda kantin bulunmuyor. Öğrencilere, işlenmiş gıdalar yerine, gıda mühendisleri ile doktor ve beslenme uzmanlardan oluşan “Beslenme Komitesi” tarafından hazırlanan sağlıklı beslenme programı kapsamında özel menüler sunuluyor.

Menüler, bir ergen veya bir çocuğun günlük alması gereken kalori ve besin grupları doğrultusunda hazırlanıyor. Çocukların fiziksel gelişimini hızlandıracak protein ve kalsiyum ağırlıklı beslenme modeli tercih edilen Kolej’de, sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve ikindi beslenmesi olmak üzere toplam üç öğün yemek veriliyor.

Zade Vitalden Türk Çiftçilerine Destek !..

0

130 yılı aşkın bir mirasın temsilcisi olan Helvacızade Şirketler Grubu’nun 4.jenerasyonu ve sağlık kanadı Zade Vital’in Genel Müdürü Taha Büyükhelvacıgil, Dünya Çiftçiler Günü ile yaptığı açıklamada,  Türkiye’deki çiftçilere destek olmak için önemli adımlar atmayı sürdürdüklerini belirtti.

Çiftçilik mesleğine dikkat çekmek amacıyla her sene 14 Mayıs’ta kutlanan Dünya Çiftçiler Günü yaklaşıyor. Sağlıklı yaşam markası Zade Vital’in doğal kaynaklı bitkisel ürünleri, Türk çifçilerinin emeğiyle dünyaya adını duyuruyor. Bu anlamlı gün hakkında Zade Vital Genel Müdürü Taha Büyükhelvacıgil şunları ifade etti “Türkiye’de daha sağlıklı bir gelecek için sürdürülebilir tarım politikalarının benimsenmesi gerektiğini her fırsatta dile getiriyoruz. Bugün eşsiz Türk tohumlarını ve bitkilerini farklı formlarda geliştirip, katma değerli besin destekleri olarak tüm dünyaya sunabiliyorsak, bunu çiftçilerimize borçluyuz. Üretimin bel kemiği olan çiftçilerimizle direkt olarak temas kuruyor; ticari anlamda özgürleşmelerine katkı sağlamak adına üretimlerinin ilk aşamasından itibaren hammadde desteği sağlıyoruz. Aynı zamanda çıkan mahsüle satın alma garantisi de veriyoruz. Çiftçilerimizin kalkınması katkı sağlayan yerli ve milli bir marka olarak, verdiğimiz eğitimlerle de toprağın kahramanlarının yanındayız’’.Türkiye’nin endemik bitkiler açısından Avrupa kıtası ile karşılaştırıldığında çok daha zengin olduğuna da dikkat çeken Büyükhelvacıgil, Türkiye’de tarım sektörünün doğru yatırımlarla güçlendirildiği takdirde global pazarı domine edebilecek güçte olduğuna gönülden inandığını da sözlerine ekledi.

2012 yılında Helvacızade Grubu bünyesinde kurulan sağlıklı yaşam markası Zade Vital, bugün 140’ın üzerinde ürün ve 500’ün üzerinde farklı formlardaki ürün çeşidini, ABD dahil olmak üzere toplamda 20 ülkeye ihracatını gerçekleştiriyor. Zade Vital’in son beş yılda gerçekleştirdiği Ar-Ge ve Ür-Ge yatırımlarının toplam tutarı ise 40 milyon Euro’yu buluyor.

“Nadir Müzik ile Birleşmeye, Haydi Siz de Katılın Bize”

0

Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar Kulübü (ACUNADİR) öğrencileri, Behçet ve Ailevi Akdeniz Ateşi Hastaları Derneği, Akondroplazi ve Aileleri Derneği, Acıbadem Üniversitesi, ACURARE ve Nadir Hastalıklar Ağı işbirliği ile yola çıkılan Nadir Müzik projesinde “Doğa İçin Çal” ekibinin hazırladığı konseptte bir müzik ve klip hazırlandı. İlk parça olarak anonim bir türkü olan “Kızılcıklar Oldu Mu?”seçildi. 28 Şubat 2021 Dünya Nadir Hastalıklar Günü’nde projenin lansmanı 20’den fazla dernek temsilcisi, akademisyen ve nadir bireyin katıldığı yayın ile gerçekleştirildi. 7 Nisan Dünya Sağlık Günü, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ile proje devam ediyor.

7 Nisan 2021’de Dünya Sağlık Günü’nde şarkının sözlerinin Azerice, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca olmak üzere 5 dilde söylendiği klip yayınlanarak projeye uluslararası bir değer kazandırıldı. 23 Nisan 2021’de Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Zoom üzerinden 2 buçuk saat süren eski bayramları uzaktan da olsa yaşatan bir etkinlik yapıldı. Etkinlik aynı zamanda Youtube ve Instagram hesaplarından canlı olarak yayınlandı. Kukla, sihirbazlık veköpük gösterilerinden birlikte gitar eşliğinde şarkı söyleyip farklı müzik aletlerini tanımaya kadar birçok farklı içerik ilekatılan tüm çocuklar eğlendi.Hikaye dinletisive anlatılan masallarla çocuklarla birlikte tüm katılımcıların unutamayacağı bir akşam yaşandı. Katılan 160 kişi ile 23 Nisan coşkusu paylaşıldı ve Ulusal Egemenlik ve ÇocukBayramı kutlandı.

Proje yürütücüleri son aşamada,şarkılarının altyapı melodisini ve yazmış oldukları sözleri klipte yer almak isteyen herkese ulaştırdılar ve kayıtları topladılar. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nda video gönderen herkesin olacağı yeni bir klip yayınlayacaklar.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı; öğrencilerden sağlık çalışanlarına, nadir bireylerden akademisyenlere, “nadir hastalıkların hayatın içinde olduğunu göstermek isteyen herkesle ”Nadir Müzik 19 Mayıs Buluşması’nda hep birlikte kutlayacaklar.